| Türkler
milli, İslami ve insani duyguların ahenkli bir terkibi sayesinde
bir dünya
nizamı davasına bağlanırken bu esaslara göre Allah'ın cihan
hakimiyetini
kendilerine emanet ettiğine inanıyorlardı ve bu emanete saygı
göstermek
suretiyle de bir hanedan, bir sınıf ve zümrenin veya sadece
bir milletin
değil, hüküm sürdükleri bütün kavim ve dinlerin hamisi olduklarını
düşünüyorlardı. Türk Cihan Hakimiyeti ve nizamının milletlerarası
bir
mahiyet alması, İslami ve insani esaslar dahilinde tekamülü
bu sayede mümkün olmuştur.
Prof. Dr. OSMAN TURAN |
Türk Milli Kültürünün Temeli
Gerçekten de, en güçlü olduğu
çağlarda bile Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya
sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen,
sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist
Batı anlayışı, “Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk
yöneticilerde asla görülmemiştir.
Türk Milleti'nin sahip olduğu “hars”, son derece
şerefli bir tarih ve üstün bir karaktere dayanmaktadır. Türkler,
tarih boyunca asla esaret altında yaşamayı kabul etmemiş ve 16 bağımsız
devlet kurmuş bir millettir. Tarih boyunca mertlikleri vedürüstlükleri
ile tanınmışlar, zulüm ve adaletsizlikten uzak karakterleriyle düşmanlarının
bile takdirlerini toplamışlardır.
İslam tarihi incelendiğinde, Abbasi Devleti’nin
son zamanlarından itibaren İslam sancağının el değiştirdiği dikkat
çekmektedir. Selçuklular’la başlayan bu dev süreç Osmanlı’yla devam
etmiş ve bu asırlar İslam’a büyük hizmetlerin yapıldığı ve müslümanlığın
en geniş coğrafi alana, en geniş insan kitlelerine ulaştırıldığı
dönemler olmuştur.
Halkımızın İslamiyet’le şekillenen karakterinin
en dikkat çeken özelliği, haksızlığa ve zulme karşı olan tepkisidir.
Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar ve süper devletler
kurmuş, üç kıtaya nizam vermiştir. Adalet ve hoşgörü prensipleri üzerine
kurulu Türk devlet anlayışı, özgürlüğün, barışın ve huzurun güvencesi
olmuştur. Tarih sahnesinde Müslüman Türkler hemen her dönemde, “yönetici”
vasıflarıyla boy göstermişler, adaletli ve merhametli yönetimleriyle
örnek teşkil etmişlerdir. Türk Milleti, tarihin hiç bir döneminde
zalime destek vermemiş ve her zaman ezilenin, mazlumun yanında yer
almıştır. Farklı kültürlere ve inançlara
sahip, farklı dilleri konuşan birçok milleti aynı bayrak altında
ve büyük bir hoşgörü çerçevesinde sevgi ve saygı hudutları içinde
yaşatabilmek elbette önemli bir başarıdır. Ünlü düşünür ve yazar
Voltaire (1694-1778) Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler adlı eserinde
bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
Türklerin sanatı kumandanlıktır. Otuz milleti
bayrağı altında toplayan bir devlet kurmayı başarmışlardır. Türk
İmparatorluğu Avrupa devletlerinden hiçbirine benzemez.....
Büyük tarihçilerimizden İ. H. Uzunçarşılı da, Voltaire’in
işaret ettiği bu gerçeği Osmanlı Tarihi eserinin 1. cildinde şu
cümlelerle tasdiklemiştir:
Osmanlılar işgal ettikleri bölgelerde; o güne
kadar ezilmiş, hor görülmüş insanlara düşünce ve vicdan özgürlüklerini
tanımışlar, haksız tutumlara son vermişler, vergi angaryalarını
ortadan kaldırmışlar; kısacası halkla kaynaşma yoluna gitmişlerdir.
Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile
Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış
açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten
habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı,
“Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde
asla görülmemiştir.
Müslüman Türk Milleti, şartların gerektirdiği
türlü zorluklara her zaman katlanmış, mukaddes değerleri uğrunda
her türlü sıkıntıya seve seve talip olmuştur.
Ahlaki değerlerine, dinine, milliyetine, bağımsızlığına,
hürriyete ve adalete düşkün Müslüman Türk Halklarının omuz omuza
vererek büyük bir güç haline gelmesi, materyalist düşünceye ve yaydığı
sapkın felsefelere karşı en büyük darbenin indirilmesi anlamına
gelecektir. Şüphesiz, böyle bir gelişme dünya tarihinde bir dönüm
noktası olacaktır.
Aslında karşı karşıya olduğumuz sinsi saldırılar
ve provokasyonlar, sahip olduğumuz gücü de ortaya koymaktadır. Eğer
elele verir, Müslüman Türk kimliğine, milli ve manevi değerlerimize
sarılır ve tarihimizdeki kardeşlik geleneğini canlandırırsak büyük
bir bunalım ve kargaşa içinde olan dünyaya da ışık tutmamız mümkün
olacaktır.
Çünkü Türkler, yeryüzüne hakim oldukları her
dönemde, dünyaya nizam vermişlerdir. Büyük Türk hakanı Bilge Kağan,
asırlar öncesinde bu durumu şöyle açıklamaktadır:
Doğuda gün doğusuna,
güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına
kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep bana bağlıdır. Bunca
milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok. Türk kağanı Ötüken’de
oturdukça ülkede düzen bozulmaz.
Türk beyleri, millet, işitin!
Üstte gök batmasa, altta yağız yer delinmese,
Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti,
titre ve kendine dön!
Unutulan Vatan Doğu Türkistan
Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan
Müslüman Türkler, sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları
iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte, müslümanların
ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız
vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün
eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle ölümcül
hastalıklara yakalanmaktadır.
20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında savaşlar,
iç kargaşalar, toplu katliamlar, terörün her türlüsü insanlığa dehşet
saçtı. Dünya tarihinde ilk kez, savaşlarda bu kadar çok sivil insan
hedef alınarak öldürüldü. Hemen hemen her kıtanın bir veya birkaç
köşesinde dinmeyen bir zulüm ve kargaşa ortamı oluştu. Dünyayı böylesine
kana bulayan, insanlara zulmün her türlüsünü yaşatan neden ise,
19. yüzyılın köhne ve ilkel bilimsel metodlara sahip zihinlerinin
ürettiği ideolojilerdi.
Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla
komünizmin siyasi bir rejim olarak çöktüğü kabul edilse de, komünist
ideoloji ve uygulamaları hala devam etmektedir. Hala Kızıl Ordu
zihniyetinin hakim olduğu Rusya'nın Çeçenistan'da, Çin'in ise Doğu
Türkistan'da yürüttüğü uygulamalar bunun en önemli göstergelerindendir.
Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, Mao'nun Kızıl
Çin'in de yaşananların tekrarını yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz
yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum
edilerek kurşuna dizilmekte, müslümanların ibadetlerini topluca
yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden
alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında
yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır.
Batılı ülkeler ise, Çin tarafından tüm dünya ile irtibatı özellikle
kesilen bu topraklardaki insan hakları ihlallerini her zamanki gibi
görmezlikten ve duymazlıktan gelmektedir.
Doğu Türkistan'da Çin Zulmü
Doğu Türkistanlı Müslüman Türkler, yaklaşık
250 yıldır Çin egemenliği altında yaşamaktalar. Çinliler, bir İslam
toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına
gelen "Sincang" adını koydular ve burayı kendi toprakları
olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin
Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki
baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası,
asimile olmayı reddeden müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi.
Katledilen müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları
arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin;
1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arasında
13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürüldüler ya
da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda öldüler. 1965'ten sonraki
katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon
gibi inanılmaz bir rakama ulaştı.
Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı
ve işkencelere maruz bırakıldı. Doğu Türkistan'ın uzun süre sürgünde
yaşayan merhum lideri İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan
Doğu Türkistan Davası ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında
sözkonusu baskı ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Bu kitaplarda
anlatıldığına göre, Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar,
Sırplar'ın Bosna'da Müslüman Boşnaklara veya Kosova'da Arnavut çoğunluğa
uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin "ceza"
yöntemleri de son derece acımasızca ve vahşidir. Diri diri toprağa
gömmek, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak,
iki bacağı iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi
"ceza"lar uygulanmıştır.
Asilimasyon ve Köklü Bir Kültürü Yok Etmeye
Yönelik Uygulamalar
Rejim, 1949 yılından itibaren müslümanları
imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli bir biçimde Çinli göçmen
yerleştirdi. Çin hükümetinin 1953 yılında başlattığı bu kampanyanın
etkisi son derece düşündürücüdür. 1953 yılında bölgede % 75 Müslüman,
% 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında %53 Müslüman, % 40 Çinli'ye
yükseldi. 1990 yılında yapılan nüfus sayımında ulaşılan % 40 Müslüman,
% 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki etnik temizliğin boyutlarını göstermesi
açısından son derece önemlidir.
Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı müslümanları
nükleer denemelerinde kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak
16 Ekim 1964 tarihinde başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri
yüzünden bölge insanı ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü
çocuk dünyaya gelmiştir. Nükleer denemeler nedeniyle ölen müslüman
sayısının 210 bini bulduğu bilinmektedir. Binlerce insan ise sakat
kalmış, binlercesi de sarılık vebası, kanser gibi hastalıklara yakalanmıştır.
Zulmün Asıl Nedeni: İslam Düşmanlığı
Çin'in,
Doğu Türkistan'daki halka uyguladığı zulmün en önemli nedenlerinden
biri halkın müslüman olmasıdır. Çünkü Çin, bölge üzerindeki hakimiyet
ve sultasını kuvvetlendirmeye karşı en büyük engel olarak halkın
İslami kimliğini görmektedir.
Halkı dininden vazgeçirmek için her türlü yıldırma
ve baskı yöntemini kullanan Çin şovenizmi en fanatik dönemini Mao'nun
1966-1976 yılları arasında uygulattığı Kültür Devrimi esnasında
yaşadı. Camiler yıkıldı, toplu ibadet yasaklandı, Kuran kursları
kapatıldı ve bölgeye yerleştirilen Çinliler özellikle müslümanları
taciz etmek için domuz beslemeye başladılar. Okullarda dinsizlik
propagandası yapıldı. Ayrıca bütün iletişim araçları vasıtasıyla
insanların dinden soğutulmaları için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin
öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri
ise tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslami kimliği yok edilemedi.
1996 yılından beri on binlerce Uygur kamplarda
tutulmaktadır ve bu kamplardakilere ağır işkenceler yapıldığı bilinmektedir.
Bir af teşkilatının resmi yazısında da belirtildiği gibi sanıklar,
tek celsede biten davalarda ya kürek cezasına mahkum edilmekte veya
meydanlarda infaz mangaları tarafından kurşuna dizilmektedir. Çünkü
mahkemeler, komünist partinin talimatı ile çalışmaktadır. En dehşet
verici olansa hamile kadınların evlerinden alınarak gayrı sıhhi
şartlarda kısırlaştırılmaları, sınırlama fazlası doğan bebeklerin
ailelerine rağmen öldürülmeleridir.
Batılı güçler ise her zamanki gibi tüm bu vahşete
karşı tepkisizdir. Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı
tanım, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak
uymaktadır. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi
altına girememektedir. BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir.
25 milyon Doğu Türkistanlı müslüman, halen Çin baskısı altındadır.
Binlerce siyasi tutuklu vardır ve bazıları hapishanelerde "kaybolmuş"
durumdadırlar. Tutuklulara işkence yapılması ise artık sıradan bir
olay haline gelmiştir.
Kısacası Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı
güçlerinden biridir. Doğu Türkistanlı müslümanlara yönelik politikasının
yanında, etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır.
Dünyanın en kalabalık ülkesinin bu stratejik "anti-İslami"
konumunu, komünist rejimden kapitalist ekonomiye geçilmesiyle de
hiçbir şekilde azalmamıştır.
Bu Zulme Kim Dur Diyecek?
Son 150 yıldır İslam alemi dünyanın birçok bölgesinde
benzeri zulüm ve baskıya maruz kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin
en büyük hedefi dini, özellikle de müslümanlığı ortadan kaldırmaktı.
Bu amaçla, neredeyse bir asır boyunca müslüman katliamına giriştiler.
Bugün Çeçenistan'ın Ruslar dolayısıyla yaşadığı zulüm, Doğu Türkistan'da
da Çin nedeniyle yaşanmaktadır. Dünya bu zulme göz yummaktadır.
Ancak, vicdan sahibi insanlar bu zulmü durduracak bir yol bulabilirler.
Herşeyden önce, Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu
olarak görülmemeli ve onların tüm sorumlulukları vicdan sahibi insanlar
tarafından sahiplenilmelidir. Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikalarla
Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin de bu sorunun çözümünde önemli bir
katkısı olacağı inancındayız.
Perspektif
Türk Milliyetçiliğinin Temeli Manevi Değerlere Bağlılık
Türkiye’nin gelecek yüzyılda çevresinde söz
sahibi bir dünya gücü haline gelebilmesi için, siyasi ve ekonomik
gelişmesinin yanısıra, milli kültürünü de sağlam temellere oturtması
gerekir.
Milli kültürümüzün özü, milletçe mukaddes saydığımız
manevi değerler, yani inançlardır. Şüphesiz ki, bu değerler birlik
ve beraberliğimizin muhafazası için vazgeçilmez birer ihtiyaçtır.
Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü
bağ olan ortak manevi değerler; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin
de devamını sağlayan en önemli unsurdur. Dinin varolmadığı veya
dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz
bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini
yitirecek ve kısa süre içinde ortadan kalkacaktır. Böyle bir gelişme
ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın bir
milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını,
anarşinin hortlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun
emniyet sübabı niteliği taşıyan manevi değerlerinin devamını sağlayamayan
bir ulus, sosyolojik ve bilimsel açıdan ayakta duramaz. Gerek kişi,
gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten,
siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını
geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti’nin
dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini “Din lüzumlu
bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur”; “Din
vardır ve lazımdır” sözleriyle teşvik etmiştir.
Şanlı bir tarihe sahip, büyük ve köklü bir
medeniyetin temsilcisi olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle İslamiyet’in
kabulünün ardından daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır.
Sultan Alpaslan’ın Malazgirt’teki zaferinin
ardından, Anadolu’da Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış
ve manevi yönden yapılan fetihle de bu egemenlik sağlamlaştırılmıştır.
Anadolu’nun kapılarını müslümanlara açan Sultan Alpaslan’dan itibaren
Türk yöneticilerin ve yanlarındaki kadroların en temel özellikleri,
İslam dinine olan sadakatleri olmuştur. Aylarca at sırtında ordularının
başında savaşan komutanlar, dini geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla
aylar boyu sefer üstüne sefer düzenleyen şanlı Türk Ordusu, İslam’ı
anlatmak için Orta Asya’daki yurtlarını bırakarak Anadolu’ya koşan
manevi önderler hep bu bağlılığın en büyük temsilcileri olmuşlardır.
Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra kurulan
Türk devletlerinin (özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun), İslam’dan
önce kurulan Türk devletlerine göre daha istikrarlı ve uzun ömürlü
olmasının nedeni, kaynağını dinden bulan bu ortak kimliktir. Çünkü
din ortak paydası, tarih bilinci, etnik kimlik bilinci, dil birliği,
toprak birliği gibi unsurlardan daha güçlü bir şekilde bireyleri
birbirine bağlar. Bu bağ o derece kuvvetlidir ki milletin siyasi
çalkantıları atlatmasını, dışarıdan gelebilecek bir saldırı ya da
tacize karşı dayanaklı olmasını ve ayakta kalmasını sağlar. Diğer
taraftan dini ve milli bağları zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih
sahnesinde çok kısa süreler boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde
asimile olup gitmişlerdir.
Müslüman Türk Milleti, en zor dönemlerinde
bile İslam’ın sancaktarlığını yapmış, bu sayede mevcudiyetini, bütünlüğünü
ve otoritesini muhafaza etmiştir. 2000’li yılları modern, ilerici
ve refah düzeyi yüksek bir Türkiye olarak karşılamak isteyenler,
bunun ancak dini kimliğimizin korunması ile gerçekleşebileceğini,
yoksa dinin olmadığı bir ortamda toplumdan da, milletten de, devletten
de söz edilemeyeceğini bilmelidirler.
Tarihte Türk Devletleri
Uygurlar
Büyük Hunların torunları olan Uygurlar 646
yılında Uygur Kağanlığı adında bir devlet kurdular. Ancak bu devlet
Göktürk Devleti'nin meşhur kağanıKapgan tarafından yeniden devlete
bağlandı. 745 yılında Göktürk Devleti'nin içine düştüğü kargaşa
ortamından faydalanan Uygurlar, beyleri Kutlug Bilge Kül'ün idaresinde
bu devleti ortadan kaldırdılar ve Kutlug Bilge Uygur Kağanı oldu.
751 yılında Çin ordusunun Talas Savaşı'nda
Karluk ve Araplara mağlup olması üzerine Çin ordusu büyük ölçüde
güç kaybetmişti. Uygurlar bir taraftan dağınık Türk kabilelerini
kendi idaresi altında toplarken bir yandan Çin üzerindeki baskıları
arttırdılar.
Kutlug Bilge'den sonra oğlu Moyonçur, sonra
da onun oğlu Bögü Kağan Uygur tahtına oturdu. Uygurların en parlak
devri de Bögü Kağan'ın 20 yıllık hükümdarlık devri olmuştur.
Uygurların son büyük Kağanı 833'te öldükten
sonra, devlet içerisinde iç karışıklıklar başgösterdi. Uygur federasyonu
içindeki en güçlü Türk uruklarından Kırgızlar gitgide kuvvetlenerek
onlara rakip oldu. Bu arada Mani dini mensuplarının Uygurların bir
kısmını bu dine sokmasısavaşçı bir yapıdaki halkta olumsuz bir etki
yaratmıştı. Kırgızlar 840 yılında Uygur başkentine girerek Uygur
kağanı dahil pekçok insanı kılınçtan geçirdi.
Uygurlar bu mağlubiyetten sonra fazla bir varlık
gösteremezken bir kısmı Kuzey Çin tarafına, bir kısmı da bugünkü
Doğu Türkistan denilen topraklara göçettiler. Ancak Doğu Türkistan'daki
Uygur Devleti ticaret yolları üzerinde bulunduğu için iktisadi bakımdan
çok gelişti. İslamiyet öncesi Türk tarihinde kültürel açıdan Uygur
Devleti'nin önemli bir yeri vardır. Bugün medeniyet yerine kullanılan
"Uygarlık" kelimesi Uygurlardan esinlenerek günümüze kadar
ulaşmıştır.
|