"Ey Türk, Titre ve Kendine Dön"
İslam olmaları sayesinde Türkler kendilerini tarih sahnesinde üstün millet
olarak devam ettirmenin de bir yolunu buldular. Öbür yandan İslam aleminde
Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu. Türkler İslam’ı kendileri
için milli bir din haline getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine
sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslam Dünyası’nın bütün düşman kuvvetlere
karşı korunması işini tek başına yüklendiler. İslamiyet devrine kadar Türkler
her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam
bulamamış olan bir milletti. İslam, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve
Türk milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi.
Prof. Dr. EROL GÜNGÖR

Edirne'nin Ötesinde Bıraktıklarımız

1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne'den geride kalanlar Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler.

Bu uzun vadeli stratejik gözle Balkanlar’a bakıldığında, Türkiye’nin doğal sınırlarının Edirne’den çok daha ötelere uzandığı görülür. 1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı: Batı Trakya ve Makedonya’da zamanında Anadolu’dan göçmüş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Türk -İslam, ağırlığı oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya’da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman olmaları hasebiyle, Devlet-i Ali’nin “has” tebasından sayılıyordu.

Ama İttihatçıların hataları ile Rusya’nın desteklediği Pan-Slavik Balkan ittifakı aynı zaman diliminde çakıştı ve 1912’de tüm bu topraklar Devlet-i Ali’nin elinden çıktı. O tarihten sonra da, anavatana büyük göçler yaşandı. Türk-İslam ahalinin önemli bir bölümü, Sırp, Bulgar ya da Yunan egemenliği altında yaşamak yerine “exodus”ü tercih etti.

Geride kalanlar, büyük zorluklarla karşılaşmışlar, asimilasyona zorlanmışlar, hatta kimi zaman katledilmişlerdi. Ama, farkında olarak ya da olmayarak, büyük bir misyonu sürdürdüler. Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler.


“Osmanlı Vizyonu”nun Dönüşü

Sözkonusu Türk-İslam kuşağı, Soğuk Savaş döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu kuşağın geçtiği ülkelerin neredeyse tümü-Yunanistan hariç hepsi-komünist rejimlerin egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş’ın durgun ve sabit atmosferi, Balkanlar’ı da dondurmuştu, bölgede hiç bir “manevra alanı” bırakmamıştı.


Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi olan Türkiye'nin Balkanlarda önemli bir "hayat sahası" vardır.

Ancak, Soğuk Savaş bitti ve tarih yeni bir döneme girdi. Balkanlar’da rejim, hatta harita değişiklikleri yaşandı. Bölgedeki Türk-İslam varlığı ise bu köklü değişimin tam merkezinde yer alıyordu. Bosna’daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi olan Bosnalı Müslümanlar’a yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu. Balkanların “barut fıçısı” sayılan diğer bölgeler de aynı kuşağın parçası ya da akrabasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya...

Bu durum kuşkusuz Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Osmanlı’nın mirasına o sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye’ye hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir.

Yunan siyaset bilimci Thanos Veremis, “Osmanlı faktörü”nün bu “geri dönüş”ünü ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor:

Balkanlar’ı potansiyel olarak destablize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında “Osmanlı faktörü”nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar’ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye’nin Balkanlar’daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı.... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen 5.5 milyon Balkan Müslümanı , Karadeniz’den Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir.

Ayrıca, Veremis’in yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır: Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan’ı-ki gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türk-İslam kuşağın diğer üyeleri için en büyük tehlike bu iki müttefik Ortodoks güçten gelmektedir-birbirinden ayıran bir doğal engel yaratabilir.

Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın Türkiye için büyük bir stratejik avantaj, bir “hayat sahası” imkanı yarattığını görebilmektedir.


Balkanlarda Ne Yapmalı?

Dünyada temelde iki tür devlet varlığından söz edilebilir. Aktif devletler ve reaktif devletler. Reaktif devletler, ki BM üyesi 180 küsur devletin çoğunluğunu bunlar oluşturur, uluslararası arenada hep edilgen konumdadırlar. Kendi iç sorunları ile boğuşurlar ve hiç bir zaman da dış dünyayı etkilemek gibi bir amaçları olmaz. Zayıf bir devlet mekanizmasına, bozuk bir ekonomiye, istikrarsız ya da durgun hükümetlere sahip olurlar. Aktif devletlerin de kuşkusuz iç sorunları vardır, ama bunlarla uğraşırken uluslararası arenada da söz sahibi olurlar. Strateji geliştirir ve güçlü devlet mekanizmaları sayesinde bunları kesintiye uğratmadan uygularlar. Diğer reaktif devletler gibi yalnızca kısa vadeli “günü kurtarmaya” yönelik dış politikalar değil, uzun vadeli, bilinçli ve hesaplı dış politikalar izlerler. Ve dikkat çekicidir ki, bu tür devletlerin hemen hepsi güçlü, verimli ve etkili istihbarat servislerine sahiptirler.


Balkanlardaki Türk izinin sembolü Mostar Köprüsü

Türkiye’nin sözünü ettiğimiz türden bir Balkan stratejisine ve “hayat sahası” arayışına sahip olması, kuşkusuz öncelikle, sözünü ettiğimiz aktif devletler kategorisine girmesiyle mümkündür. 

Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun zihninde “büyük ülke” inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir. Bir imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına sahiptir. Eğer toplum büyük bir ülkenin, bir bölge gücünün halkı olacağına inanırsa, bu inanış siyasi eliti de ister istemez etkiler. Siyasi elitin propaganda ve icraatları da toplumu yeniden besler. Bu çift-yönlü iletişim sayesinde, etkin bir “etkin ülke” siyasi kültürü oluşturulabilir. Kompleksler, paranoyalar, güvensizlikler aşılır. Devlet-Ali Osmaniye’nin olgun gururu yeniden uyanır.

Bosna’ya bu şekilde verilecek bir Türk desteği, Türkiye’nin Türk-İslam eksen üzerindeki popülaritesini ve itibarını tahmin edilemeyecek derecede artıracaktır. Kendilerini Bosna ile özdeş gören; Kosova Arnavutları, Sancak Müslümanları, Arnavutluk ve hatta Makedonya, “Türkiye şemsiyesi” altına girmek için istekli davranacaklardır. Bu iki ülkeyle zaten mevcut ancak yetersiz olan ikili anlaşmalar, çok daha kapsamlı bir zemin, özellikle de askeri zemin üzerinde genişletilebilecektir.


Türkiye’nin Hayat Sahası

Türkiye’ye Osmanlı’dan miras kalan büyük bir Balkan inisiyatifi vardır. Bu bölgedeki islam varlığı, Türkiye’nin önüne hem tarihsel ve moralpolitik bir sorumluluk, hem de büyük bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı ihya etmek, korumak, harekete geçirmek, Türkiye için ciddi bir etki alanı, bir “hayat sahası” oluşturabilir. Hatta, bir kaç aşamalı bir strateji ve Balkan haritasını köklü bir değişikliğe uğratacak muhtemel bir sarsıntı sonucunda, Türkiye’nin haritası da sözkonusukuşak boyunca Adriyatik’e kadar uzanabilir.

Bunu basit bir yayılmacılık, bir “toprak fetişizmi” olarak algılamak ise büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü sözü edilen coğrafya üzerinde tarihsel, kültürel ve stratejik yönden Türkiye’ye bağlı ve yakın olan halklar yaşamaktadır. Bu toplumlarla, hem de 1912’ye kadar “bizim” olan topraklar üzerinde bütünleşmek, bir “işgal” değil, “kurtarma” harekatı olacaktır.

Bu arada Türkiye, Balkanlar’da bu şekilde bir hayat sahası oluşturmakla, diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu’da da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir. Bir yönde elde edilen “hayat sahası”, diğer yönleri de etkileyecektir. Ne de olsa, diğer dış politika yönlerimiz de Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirası ile yakından ilgilidirler.

 

Perspektif

Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Milliyetçilik Atatürk ilkeleri arasında son derece önemli bir yere sahiptir. Akılcılık, gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik gibi ilkelerle bütünleşen ve Türk milletinin birlik ve beraberliğinin temel yapısını açıklayan bu ilke, her türlü menfi yorumlara kapalıdır. Milliyetçilik ilkesi, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın da çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm ezilen ulusların kurtuluş hareketlerine önderlik yapmış, örnek oluşturmuştur. Atatürk’ün türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız Devrimi’nden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi geleceğini kurma inancının doğal bir sonucu olmuştur.


Milliyetçilik İlkesi

Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dünyadaki gelişmelere paralel olarak milliyetçilik yönünde kıpırdanmalar olmuş, Türk dilinin ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi yönündeki siyasi ve bilimsel faaliyetler Türkçülük akımı olarak adlandırılmıştır. Bugün, Anayasamız’da da yer alan ve Atatürk tarafından belirlenen milliyetçilik kavramı ise temel bir ilke olarak, Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’yla başlayan süreçte, hakimiyeti kendi iradesine aldığı dönem boyunca gerçek anlamını kazanmıştır. Atatürk bu ilkeye akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik kazandırdıktan sonra “Türk Milliyetçiliği” ifadesiyle gerçek kapsamını ve sınırlarını çizmiştir.

Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez.

Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerekse başka devletlerin uyruğu olarak yaşayan bütün Türkleri derin bir kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte, siyasal sınır olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır. Milliyetçilik ilkesine göre, TürkiyeCumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden olursa olsun Türk’tür. Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savaşı ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyişi “Ulusal Birlik Duygusu”dur.

Milliyetçilik ilkesi özet olarak: “Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek”tir. Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun “bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak” inancıdır.


Ne Mutlu Türküm Diyene

Atatürk milliyetçiliği, Türk toplumunun en eski kaynaklarına dek, bütün tarihine uzanmakla birlikte asla bir ırk milliyetçiliği, bir şovenlik değildir. Akıp giden zaman içinde Türk ulusunun, çok eski bir ulus olduğu bilincini uyandırarak ulusal bağları besleyen, geliştiren bir kültür milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilikte yurt, Atatürk’ün daha ulusal Kurtuluş Savaşı’na başlarken ulusal antlaşma (Misak-ı Milli) ile sınırları çizilmiş bugünkü Türk yurdudur. O’nun ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ sözü de zaten böyle bir anlama gelir. Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakta övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı, Türk kabul eden gerçekçi, insancı bir milliyetçiliktir bu. Amacı da, ulusal sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini, temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek, onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyeci öğelerden kurtararak ilerletmek, refaha, mutluluğa, kavuşturmaktır.


Türklerde Adalet ve Hoşgörü

Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki 30'dan fazla ırk ve dine mensup insana adeletli ve hoşgörülü davranmıştır.

Türk Milleti tarihinde hiçbir zaman devletsiz yaşamamıştır. Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki çeşitli ırk ve dinden insanlara adeletli ve hoşgörülü davranmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu, sınırları içerisinde çeşitli dinlerden 30’u aşkın ırkın mensubu huzur ve güven içerisinde yaşamış kimsenin inanç ve geleneklerine karışılmamıştır. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir millet sömürge muamelesi görmemiş, her milllete Osmanlı kültür ve medeniyeti götürülmüş, ekonomik ve sosyal yönden gelişmelerine zemin hazırlanmıştır.


Tarihin Dönüm Noktası

Türklerin islam dinini kabul etmeleri aslında dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. İslam dinini kabul ederek millet olma sürecini tamamlayan Türkler, islam dünyasının önderliği görevini üstlendikten sonraislam ümmeti içerisindeki asırlardır devam eden halifelik, kabile ve mezhep kavgalarına son vermiş, islamın yayılması ve güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

11. asırda tamamen müslümanlığı kabul eden Türkler islam dininin yayılmasında islam dünyasına yeni bir ruh ve soluk kazandırmış, özellikle başta Hint alt kıtası olmak üzere dünyanın dört bir yanına islammedeniyetini götürmüşlerdir.


Türkler Anadolu'da Nasıl Karşılandı?

Anadolu Türkler tarafından fethedilmeden önce Bizans hakimiyeti altındaydı. Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler ve Yakubiler Bizans idaresi altında yaşıyorlardı. Bizans Devleti ise idaresi altındaki milletleri siyasi ve dini açıdan baskı altına almış, ağır vergi yükü altında farklı mezhep, din ve ırktan insanların yaşam alanını oldukça daraltmıştı. Baskı politikasına direnen azınlıkların köyleri imha edilmiş taşınmaz mallarına el konulmuştu. Hatta ortodoks mezhebini tanımayan hristiyanlar bile bu zulümden nasibini almış, insanlara kılınç zoruyla ortodoks mezhebi kabul ettirilmeye çalışılmıştı.

Türklerin Anadolu’ya ayak basışı Bizans boyunduruğu altında inleyen azınlıklar içinde bir kurtuluş olmuştu. 1071 yılında Malazgird Savaşı’nda Ermenilerin Bizans’a karşı Türklerin yanında yeralması, savaşa katılan Ermenilerin savaş alanını terkederek Bizans ordusunu zor durumda bırakması savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştır.

Anadolu’da Bizans hakimiyetinin sarsıntıya uğraması Rumları da huzursuz etmişti. Siyasi ve dini baskıların yanısıra ekonomik bozukluk başgösterince Rumlar da Ermeniler gibi bölgeye adalet ve barış getiren Türk yönetimine sıcaklık duymaya başlamışlardı.


Gayrimüslimlerin Osmanlı'ya Bakışı

Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra, onun yerine uç beyliği olarak ortaya çıkan Osmanlı Beyliği bu avantajı iyi kullanarak kısa sürede büyük bir devlet haline gelmişti. Bizans topraklarında devam eden Osmanlı fetihleri, Bizansın Hristiyanlar üzerindeki etkinliğini de günden güne azaltıyordu. Bizans valilerinin siyasi, dini ve ekonomik baskılarından bunalan azınlıklar tek kurtuluş yolu olarak Osmanlı idaresini görüyorlardı. Bilecik, Yarhisar, İnegöl ve Köprühisar’da azınlıkların temel hak ve özgürlüklerine Osmanlı idaresi tarafından herhangi bir müdahalede bulunulmaması, aksine azınlıkların dinini ve geleneklerini yaşaması konusunda yeni hakların tanınması pek çok bizans şehrinin hiçbir direnç göstermeden Osmanlı idaresine geçmelerine neden olmuştu. Nitekim Bursa’nın fethi de bu şekilde olmuş, civar yerleşim merkezlerindeki adil idareden etkilenen Rumlar, Bursa’nın fethi sırasında Osmanlı akıncılarına hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılan Hristiyan vilayetlerdeki yüzlerce insan Türk-İslam ahlakının üstün vasıflarından etkilenerek müslümanlığı tercih ederken, birçok tekfur kendi isteğiyle Osmanlı hakimiyeti kabul ederek islam dinini seçmiştir.


Türk Adaleti Rumeli'de

Türkler Rumeli topraklarına geçmeden önce bölgede toplumsal açıdan bir bunalım yaşanıyordu. Türklerin Rumeli topraklarına girmesi sırasında halk yönetime karşı toplumsal bir patlamanın eşiğine gelmişti.Ortodoks ve katolikler arasında mezhep tartışmaları sürerken Bogomil mezhebine bağlı olan Boşnaklar iki mezhebin baskısı altında eziliyordu.

Rumeli’ye giden Osmanlı Ordusu’nun başında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa bulunuyordu. Yarım asırlık bir zaman diliminde Balkan ülkelerinin tamamı Osmanlı sınırlarına katıldı. Yapılan seferlerde yöneticilerinden memnun olmayan halk Osmanlı Ordusu’na herhangi bir mukavemette bulunmadı. Çünkü tebasına adaletle hükmeden Osmanlı yönetiminin yerel halkın desteğiyle Balkanlar’da ilerleyişi kolay gerçekleşmişti.


Boşnaklar ve Türkler

Katolik ve Ortadoks mezhepleri uymayan inançlarıyla bu iki mezhebin baskısı altında kalan Boşnaklara yapılar zulüm özellikle 13. yüzyılda had safhaya ulaşmıştı. Türklerin Balkanlara gelmeleri ise diğer diğer millletler gibi Boşnaklar için bir umut ışığı olmuştu. Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar Türklerin Balkanlara hakim olmasıyla birlikte Katolik ve Ortodokslarla birlikte eşit haklara sahip olmuştu.

Bosna-Hersek’in fethi ile birlikte Türklere yakınlık duyan Boşnaklar kitleler halinde islam dinini kabul etmeye başladılar. 15. yüzyılın sonlarında Boşnakların tamamı müslümanlığı kabul etmişti. Boşnaklar bu süreçte sadece islamiyeti değil Türklüğü de seve seve benimsediler.

Boşnaklar müslüman olduktan sonra Osmanlı yönetiminde önemli görevler aldılar. Osmanlı devlet yönetiminde dokuz sadrazam, çok sayıda komutan, vali ve devlet adamı Boşnak asıllıydı. Sayıları 50 bine kadar ulaşan Bosna Ordusu Avrupa seferlerinde görev alırken, Osmanlı Ordusu’nun en uç karakolu olarak Batıya karşı koruyuculuk görevini de üstleniyordu.

Ana Sayfa

Bu siteyi arkadaşlarınıza tavsiye etmek için tıklayınız - Sitemizdeki yeniliklerden haberdar olmak için tıklayınız - Diğer siteler

Bu site Harun Yahya'nın Eserlerinden Faydalanılarak Hazırlanmıştır.
© 2004 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.
danisma@turkdunyasi.org