| İslam
olmaları sayesinde Türkler kendilerini tarih sahnesinde üstün
millet
olarak devam ettirmenin de bir yolunu buldular. Öbür yandan
İslam aleminde
Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu. Türkler
İslam’ı kendileri
için milli bir din haline getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle
bu dine
sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslam Dünyası’nın bütün düşman
kuvvetlere
karşı korunması işini tek başına yüklendiler. İslamiyet devrine
kadar Türkler
her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada
kendi yerini tam
bulamamış olan bir milletti. İslam, onun yolunu aydınlatan
bir ışık oldu ve
Türk milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi.
Prof. Dr. EROL GÜNGÖR |
Edirne'nin Ötesinde Bıraktıklarımız
1912’deki
Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine
kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü.
Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın
sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği
altındaydı. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan
ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne'den geride kalanlar
Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin
“hayat sahasını”, muhafaza ettiler.
Bu
uzun vadeli stratejik gözle Balkanlar’a bakıldığında, Türkiye’nin
doğal sınırlarının Edirne’den çok daha ötelere uzandığı görülür.
1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik
denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek
mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü
Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı
egemenliği altındaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi.
Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin
de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı: Batı Trakya ve Makedonya’da
zamanında Anadolu’dan göçmüş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta
Müslüman Slavlardan oluşan bir Türk -İslam, ağırlığı oluşturuyordu.
Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya’da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman
olmaları hasebiyle, Devlet-i Ali’nin “has” tebasından sayılıyordu.
Ama İttihatçıların hataları ile Rusya’nın desteklediği
Pan-Slavik Balkan ittifakı aynı zaman diliminde çakıştı ve 1912’de
tüm bu topraklar Devlet-i Ali’nin elinden çıktı. O tarihten sonra
da, anavatana büyük göçler yaşandı. Türk-İslam ahalinin önemli bir
bölümü, Sırp, Bulgar ya da Yunan egemenliği altında yaşamak yerine
“exodus”ü tercih etti.
Geride kalanlar, büyük zorluklarla karşılaşmışlar,
asimilasyona zorlanmışlar, hatta kimi zaman katledilmişlerdi. Ama,
farkında olarak ya da olmayarak, büyük bir misyonu sürdürdüler.
Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin
“hayat sahasını”, muhafaza ettiler.
“Osmanlı Vizyonu”nun Dönüşü
Sözkonusu Türk-İslam kuşağı, Soğuk Savaş döneminde
adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu kuşağın geçtiği ülkelerin neredeyse
tümü-Yunanistan hariç hepsi-komünist rejimlerin egemenliğindeydiler.
Dahası, Soğuk Savaş’ın durgun ve sabit atmosferi, Balkanlar’ı da
dondurmuştu, bölgede hiç bir “manevra alanı” bırakmamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi olan Türkiye'nin Balkanlarda
önemli bir "hayat sahası" vardır. |
Ancak, Soğuk Savaş bitti ve tarih yeni bir
döneme girdi. Balkanlar’da rejim, hatta harita değişiklikleri yaşandı.
Bölgedeki Türk-İslam varlığı ise bu köklü değişimin tam merkezinde
yer alıyordu. Bosna’daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi
olan Bosnalı Müslümanlar’a yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu.
Balkanların “barut fıçısı” sayılan diğer bölgeler de aynı kuşağın
parçası ya da akrabasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya...
Bu durum kuşkusuz Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir.
Çünkü Osmanlı’nın mirasına o sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye’ye
hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik ve ahlaki sorumluluklar
getirmektedir.
Yunan siyaset bilimci Thanos Veremis, “Osmanlı
faktörü”nün bu “geri dönüş”ünü ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle
yorumluyor:
Balkanlar’ı potansiyel olarak destablize edecek
ve bölebilecek faktörlerin başında “Osmanlı faktörü”nün yeniden
ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar’ın bölgeden çekilmesinden bu yana,
Türkiye’nin Balkanlar’daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi
olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin
Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı.... Bulgar,
Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen
5.5 milyon Balkan Müslümanı , Karadeniz’den Adriyatik’e kadar uzanan
bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin, bu Balkan Müslümanlarının
koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel
bir gelişmedir.
Ayrıca, Veremis’in yine aynı makalede vurguladığı
gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır:
Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de
Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı
güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan’ı-ki gerek Bosna-Hersek
yönetimi, gerekse Türk-İslam kuşağın diğer üyeleri için en büyük
tehlike bu iki müttefik Ortodoks güçten gelmektedir-birbirinden
ayıran bir doğal engel yaratabilir.
Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın
Türkiye için büyük bir stratejik avantaj, bir “hayat sahası” imkanı
yarattığını görebilmektedir.
Balkanlarda Ne Yapmalı?
Dünyada temelde iki tür devlet varlığından
söz edilebilir. Aktif devletler ve reaktif devletler. Reaktif devletler,
ki BM üyesi 180 küsur devletin çoğunluğunu bunlar oluşturur, uluslararası
arenada hep edilgen konumdadırlar. Kendi iç sorunları ile boğuşurlar
ve hiç bir zaman da dış dünyayı etkilemek gibi bir amaçları olmaz.
Zayıf bir devlet mekanizmasına, bozuk bir ekonomiye, istikrarsız
ya da durgun hükümetlere sahip olurlar. Aktif devletlerin de kuşkusuz
iç sorunları vardır, ama bunlarla uğraşırken uluslararası arenada
da söz sahibi olurlar. Strateji geliştirir ve güçlü devlet mekanizmaları
sayesinde bunları kesintiye uğratmadan uygularlar. Diğer reaktif
devletler gibi yalnızca kısa vadeli “günü kurtarmaya” yönelik dış
politikalar değil, uzun vadeli, bilinçli ve hesaplı dış politikalar
izlerler. Ve dikkat çekicidir ki, bu tür devletlerin hemen hepsi
güçlü, verimli ve etkili istihbarat servislerine sahiptirler.
Balkanlardaki Türk izinin sembolü
Mostar Köprüsü |
Türkiye’nin sözünü ettiğimiz türden bir Balkan
stratejisine ve “hayat sahası” arayışına sahip olması, kuşkusuz
öncelikle, sözünü ettiğimiz aktif devletler kategorisine girmesiyle
mümkündür.
Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun
zihninde “büyük ülke” inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir.
Bir imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına
sahiptir. Eğer toplum büyük bir ülkenin, bir bölge gücünün halkı
olacağına inanırsa, bu inanış siyasi eliti de ister istemez etkiler.
Siyasi elitin propaganda ve icraatları da toplumu yeniden besler.
Bu çift-yönlü iletişim sayesinde, etkin bir “etkin ülke” siyasi
kültürü oluşturulabilir. Kompleksler, paranoyalar, güvensizlikler
aşılır. Devlet-Ali Osmaniye’nin olgun gururu yeniden uyanır.
Bosna’ya bu şekilde verilecek bir Türk desteği,
Türkiye’nin Türk-İslam eksen üzerindeki popülaritesini ve itibarını
tahmin edilemeyecek derecede artıracaktır. Kendilerini Bosna ile
özdeş gören; Kosova Arnavutları, Sancak Müslümanları, Arnavutluk
ve hatta Makedonya, “Türkiye şemsiyesi” altına girmek için istekli
davranacaklardır. Bu iki ülkeyle zaten mevcut ancak yetersiz olan
ikili anlaşmalar, çok daha kapsamlı bir zemin, özellikle de askeri
zemin üzerinde genişletilebilecektir.
Türkiye’nin Hayat Sahası
Türkiye’ye Osmanlı’dan miras kalan büyük bir
Balkan inisiyatifi vardır. Bu bölgedeki islam varlığı, Türkiye’nin
önüne hem tarihsel ve moralpolitik bir sorumluluk, hem de büyük
bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı ihya etmek, korumak,
harekete geçirmek, Türkiye için ciddi bir etki alanı, bir “hayat
sahası” oluşturabilir. Hatta, bir kaç aşamalı bir strateji ve Balkan
haritasını köklü bir değişikliğe uğratacak muhtemel bir sarsıntı
sonucunda, Türkiye’nin haritası da sözkonusukuşak boyunca Adriyatik’e
kadar uzanabilir.
Bunu basit bir yayılmacılık, bir “toprak fetişizmi”
olarak algılamak ise büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü sözü edilen
coğrafya üzerinde tarihsel, kültürel ve stratejik yönden Türkiye’ye
bağlı ve yakın olan halklar yaşamaktadır. Bu toplumlarla, hem de
1912’ye kadar “bizim” olan topraklar üzerinde bütünleşmek, bir “işgal”
değil, “kurtarma” harekatı olacaktır.
Bu arada Türkiye, Balkanlar’da bu şekilde bir
hayat sahası oluşturmakla, diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya,
Kafkaslar ve Ortadoğu’da da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi
güç elde edecektir. Bir yönde elde edilen “hayat sahası”, diğer
yönleri de etkileyecektir. Ne de olsa, diğer dış politika yönlerimiz
de Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirası ile yakından ilgilidirler.
Perspektif
Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı
Milliyetçilik Atatürk ilkeleri arasında son derece
önemli bir yere sahiptir. Akılcılık, gerçekçilik, barışçılık ve
cumhuriyetçilik gibi ilkelerle bütünleşen ve Türk milletinin birlik
ve beraberliğinin temel yapısını açıklayan bu ilke, her türlü menfi
yorumlara kapalıdır. Milliyetçilik ilkesi, aynı zamanda Kurtuluş
Savaşı’nın da çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm ezilen ulusların
kurtuluş hareketlerine önderlik yapmış, örnek oluşturmuştur. Atatürk’ün
türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız
Devrimi’nden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel
gelişimi içinde her ulusun kendi geleceğini kurma inancının doğal
bir sonucu olmuştur.
Milliyetçilik İlkesi
Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde
dünyadaki gelişmelere paralel olarak milliyetçilik yönünde kıpırdanmalar
olmuş, Türk dilinin ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp
incelenmesi yönündeki siyasi ve bilimsel faaliyetler Türkçülük akımı
olarak adlandırılmıştır. Bugün, Anayasamız’da da yer alan ve Atatürk
tarafından belirlenen milliyetçilik kavramı ise temel bir ilke olarak,
Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’yla başlayan süreçte, hakimiyeti
kendi iradesine aldığı dönem boyunca gerçek anlamını kazanmıştır.
Atatürk bu ilkeye akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir
nitelik kazandırdıktan sonra “Türk Milliyetçiliği” ifadesiyle gerçek
kapsamını ve sınırlarını çizmiştir.
Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük
insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün
insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka
uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi,
bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal
varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı
tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye
girmesini ve yayılmasını istemez.
Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerekse
başka devletlerin uyruğu olarak yaşayan bütün Türkleri derin bir
kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini
candan dilemekle birlikte, siyasal sınır olarak Türkiye Cumhuriyeti
sınırlarını tanır. Milliyetçilik ilkesine göre, TürkiyeCumhuriyeti
içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun
her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden
olursa olsun Türk’tür. Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize
Kurtuluş Savaşı ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan
en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü
deyişi “Ulusal Birlik Duygusu”dur.
Milliyetçilik ilkesi özet olarak: “Türk ulusunun
yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını,
bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu
aralıksız olarak ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek”tir.
Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun “bütün bireylerini, kaderde,
kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler
çevresinde toplamak” inancıdır.
Ne Mutlu Türküm Diyene
Atatürk milliyetçiliği, Türk toplumunun en eski kaynaklarına
dek, bütün tarihine uzanmakla birlikte asla bir ırk milliyetçiliği,
bir şovenlik değildir. Akıp giden zaman içinde Türk ulusunun, çok
eski bir ulus olduğu bilincini uyandırarak ulusal bağları besleyen,
geliştiren bir kültür milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilikte yurt,
Atatürk’ün daha ulusal Kurtuluş Savaşı’na başlarken ulusal antlaşma
(Misak-ı Milli) ile sınırları çizilmiş bugünkü Türk yurdudur. O’nun
‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ sözü de zaten böyle bir anlama gelir.
Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakta övünen ve tarihimize,
yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı, Türk kabul
eden gerçekçi, insancı bir milliyetçiliktir bu. Amacı da, ulusal
sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini,
temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek,
onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyeci öğelerden kurtararak ilerletmek,
refaha, mutluluğa, kavuşturmaktır.
Türklerde Adalet ve Hoşgörü
Tarihte hiçbir devlete nasip
olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya.
Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş
ve idaresi altındaki 30'dan fazla ırk ve dine mensup insana adeletli
ve hoşgörülü davranmıştır.
Türk Milleti tarihinde hiçbir zaman devletsiz
yaşamamıştır. Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun
ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya
kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki
çeşitli ırk ve dinden insanlara adeletli ve hoşgörülü davranmıştır.
Özellikle Osmanlı İmparatorluğu, sınırları içerisinde çeşitli dinlerden
30’u aşkın ırkın mensubu huzur ve güven içerisinde yaşamış kimsenin
inanç ve geleneklerine karışılmamıştır. Osmanlı sınırları içerisinde
bulunan hiçbir millet sömürge muamelesi görmemiş, her milllete Osmanlı
kültür ve medeniyeti götürülmüş, ekonomik ve sosyal yönden gelişmelerine
zemin hazırlanmıştır.
Tarihin Dönüm Noktası
Türklerin islam dinini kabul etmeleri aslında
dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. İslam
dinini kabul ederek millet olma sürecini tamamlayan Türkler, islam
dünyasının önderliği görevini üstlendikten sonraislam ümmeti içerisindeki
asırlardır devam eden halifelik, kabile ve mezhep kavgalarına son
vermiş, islamın yayılması ve güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.
11. asırda tamamen müslümanlığı kabul eden
Türkler islam dininin yayılmasında islam dünyasına yeni bir ruh
ve soluk kazandırmış, özellikle başta Hint alt kıtası olmak üzere
dünyanın dört bir yanına islammedeniyetini götürmüşlerdir.
Türkler Anadolu'da Nasıl Karşılandı?
Anadolu Türkler tarafından fethedilmeden önce
Bizans hakimiyeti altındaydı. Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler ve
Yakubiler Bizans idaresi altında yaşıyorlardı. Bizans Devleti ise
idaresi altındaki milletleri siyasi ve dini açıdan baskı altına
almış, ağır vergi yükü altında farklı mezhep, din ve ırktan insanların
yaşam alanını oldukça daraltmıştı. Baskı politikasına direnen azınlıkların
köyleri imha edilmiş taşınmaz mallarına el konulmuştu. Hatta ortodoks
mezhebini tanımayan hristiyanlar bile bu zulümden nasibini almış,
insanlara kılınç zoruyla ortodoks mezhebi kabul ettirilmeye çalışılmıştı.
Türklerin Anadolu’ya ayak basışı Bizans boyunduruğu
altında inleyen azınlıklar içinde bir kurtuluş olmuştu. 1071 yılında
Malazgird Savaşı’nda Ermenilerin Bizans’a karşı Türklerin yanında
yeralması, savaşa katılan Ermenilerin savaş alanını terkederek Bizans
ordusunu zor durumda bırakması savaşın kazanılmasında önemli rol
oynamıştır.
Anadolu’da Bizans hakimiyetinin sarsıntıya
uğraması Rumları da huzursuz etmişti. Siyasi ve dini baskıların
yanısıra ekonomik bozukluk başgösterince Rumlar da Ermeniler gibi
bölgeye adalet ve barış getiren Türk yönetimine sıcaklık duymaya
başlamışlardı.
Gayrimüslimlerin Osmanlı'ya Bakışı
Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra,
onun yerine uç beyliği olarak ortaya çıkan Osmanlı Beyliği bu avantajı
iyi kullanarak kısa sürede büyük bir devlet haline gelmişti. Bizans
topraklarında devam eden Osmanlı fetihleri, Bizansın Hristiyanlar
üzerindeki etkinliğini de günden güne azaltıyordu. Bizans valilerinin
siyasi, dini ve ekonomik baskılarından bunalan azınlıklar tek kurtuluş
yolu olarak Osmanlı idaresini görüyorlardı. Bilecik, Yarhisar, İnegöl
ve Köprühisar’da azınlıkların temel hak ve özgürlüklerine Osmanlı
idaresi tarafından herhangi bir müdahalede bulunulmaması, aksine
azınlıkların dinini ve geleneklerini yaşaması konusunda yeni hakların
tanınması pek çok bizans şehrinin hiçbir direnç göstermeden Osmanlı
idaresine geçmelerine neden olmuştu. Nitekim Bursa’nın fethi de
bu şekilde olmuş, civar yerleşim merkezlerindeki adil idareden etkilenen
Rumlar, Bursa’nın fethi sırasında Osmanlı akıncılarına hiçbir müdahalede
bulunmamışlardı.
Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından
Osmanlı topraklarına katılan Hristiyan vilayetlerdeki yüzlerce insan
Türk-İslam ahlakının üstün vasıflarından etkilenerek müslümanlığı
tercih ederken, birçok tekfur kendi isteğiyle Osmanlı hakimiyeti
kabul ederek islam dinini seçmiştir.
Türk Adaleti Rumeli'de
Türkler
Rumeli topraklarına geçmeden önce bölgede toplumsal açıdan bir bunalım
yaşanıyordu. Türklerin Rumeli topraklarına girmesi sırasında halk
yönetime karşı toplumsal bir patlamanın eşiğine gelmişti.Ortodoks
ve katolikler arasında mezhep tartışmaları sürerken Bogomil mezhebine
bağlı olan Boşnaklar iki mezhebin baskısı altında eziliyordu.
Rumeli’ye giden Osmanlı Ordusu’nun başında
Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa bulunuyordu. Yarım asırlık bir
zaman diliminde Balkan ülkelerinin tamamı Osmanlı sınırlarına katıldı.
Yapılan seferlerde yöneticilerinden memnun olmayan halk Osmanlı
Ordusu’na herhangi bir mukavemette bulunmadı. Çünkü tebasına adaletle
hükmeden Osmanlı yönetiminin yerel halkın desteğiyle Balkanlar’da
ilerleyişi kolay gerçekleşmişti.
Boşnaklar ve Türkler
Katolik ve Ortadoks mezhepleri uymayan inançlarıyla
bu iki mezhebin baskısı altında kalan Boşnaklara yapılar zulüm özellikle
13. yüzyılda had safhaya ulaşmıştı. Türklerin Balkanlara gelmeleri
ise diğer diğer millletler gibi Boşnaklar için bir umut ışığı olmuştu.
Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar Türklerin Balkanlara hakim
olmasıyla birlikte Katolik ve Ortodokslarla birlikte eşit haklara
sahip olmuştu.
Bosna-Hersek’in fethi ile birlikte Türklere
yakınlık duyan Boşnaklar kitleler halinde islam dinini kabul etmeye
başladılar. 15. yüzyılın sonlarında Boşnakların tamamı müslümanlığı
kabul etmişti. Boşnaklar bu süreçte sadece islamiyeti değil Türklüğü
de seve seve benimsediler.
Boşnaklar müslüman olduktan sonra Osmanlı yönetiminde
önemli görevler aldılar. Osmanlı devlet yönetiminde dokuz sadrazam,
çok sayıda komutan, vali ve devlet adamı Boşnak asıllıydı. Sayıları
50 bine kadar ulaşan Bosna Ordusu Avrupa seferlerinde görev alırken,
Osmanlı Ordusu’nun en uç karakolu olarak Batıya karşı koruyuculuk
görevini de üstleniyordu.
|