| …Orta
Asya’dan sürekli Batı’ya taşan Türk gücü, Müslümanlıkla ruh
disiplinini kurar ve Anadolu’yu vatan yapar. Ancak, bitmeyen
hasreti,
içindedir; adı Kızıl Elma… Kızıl Elma ulaşılacak bir menzil
değil,
yaklaştıkça uzaklaşan, sürükleyen bir ülküdür. Allah’ın adını
yücelterek,
bütün insanları O’nun ölçüleri ile adalet içinde yaşatmak
üzere nizam-ı
alem kurmak Kızıl Elma’dır, cihan hakimiyeti ülküsüdür.
NEVZAT KÖSEOĞLU |
Kafkaslardan Yükselen Çığlık
Ne yazık ki Çeçenistan’da
yaşanan insanlık dramı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor
ve bu zulme kimse dur demiyor. Orada yaşananları ayrılıkçı terörist
saldırıları olarak göstermeye çalışanlar ise çok büyük bir soykırıma
bir nevi ortaklık yapmış oluyorlar. İşte bu noktada Orta Asya’da
lider ülke olan Türkiye'ye çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Hiç
şüphesiz Çeçenistan’da yaşananlara dur demek için bir adımın atılması,
Kafkas cumhuriyetleri üzerinde de çok büyük bir etki yapacaktır.
Soğuk Savaş’ın son bulmasının ardından oluşan
yeni dünya düzeninde Türkiye Orta Asya ve Balkanlarda lider ülke
olma yolunda hızla ilerliyor. Çünkü bağımsızlıklarını birer birer
ilan eden bu cumhuriyetlerle Türkiye arasında hem din, hem dil,
hem kültür, hem de tarihi açıdan çok güçlü bağlar bulunmakta. Türkiye'nin
bu bölgede hedeflediği bütünleşmenin gerçekleşmesi durumunda Türkiye
büyük kazanımlar elde edebilir.
Ancak bölgedeki bazı güçler, Türkiye'nin gerçekleştirmeyi
hedeflediği bütünleşmenin önüne set çekmeye çalışıyor. Bölgeyi kendisi
için bir hayat damarı gibi gören Rusya bu bütünleşmenin önündeki
en büyük engel.
Kafkaslarda Sancılı Dönem
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra eski
Sovyet coğrafyasındaki pek çok ülkede bu sancılı dönem yaşandı ve
yaşanmaya da devam ediyor.
Bu ülkelerden özellikle bir tanesi var ki 400
yıldır Ruslarla bağımsızlığı uğruna yaptığı mücadeleden asla vazgeçmedi
ve özgürlüğü için canı pahasına mücadele etti. Bu ülke tarihe cesurluğuyla,
gözü karalığıyla ve bağımsızlığına düşkünlüğüyle geçen Çeçenistan’dır.
Rusya,
özellikle 1990’lı yılların başından itibaren Çeçenistan’da çok büyük
hukuksuzluklara imza attı. Gerektiğinde çok çabuk bir şekilde tek
vücut olabilen Çeçenleri silahla yok edemeyeceğini düşündüğü için,
içlerinden çökertme yoluna başvurdu ve bunun için çok farklı yollar
denedi. Seçimlere müdahale ederek kargaşa çıkarmaya çalışmaktan
vaatlerle devlet adamlarını satın almaya, adam kaçırma ve terör
hadiselerinden, kendi yanlısı olan din adamlarını kullanarak dini
ayrılıklar oluşturmaya, ayrıca ekonomik ve siyasi baskılara kadar
türlü yöntemlerle Çeçenistan’da kaos çıkarmaya, halktaki güçlü birliği
bozmaya çalıştı. Ancak bu girişimlerinden beklediği başarıyı elde
edemedi. Bunun yanı sıra dünyanın olan bitenlere göz yumması ve
hiçbir şekilde müdahalede bulunmaması Rusya’yı daha da cesaretlendirdi,
zulmüne devam etmesine fırsat tanıdı.
Rusya’nın Çeçenistan’ı 1991 yılındaki fiili
işgali, merhum Cahar Dudayev tarafından bertaraf edilmesine rağmen,
1994 Kasım’ındaki ciddi tacizler aynı yılın 11 Aralık’ında fiili
bir savaşa dönüştü. 100 binin üzerinde Çeçen bu savaşta hayatını
kaybederken, 10 binlerce insan göç etmek zorunda kaldı. Çeçenya,
tarihi ve ekonomik yüzlerce kaynağını bu savaşta yitirdi. Rusya
Çeçenistan’ı “iç meselesi” olarak dünya kamuoyuna lanse ederken,
dış dünyadan ciddi bir tepki görmedi. Tüm Çeçenya’da her metrekareye
tonlarca bomba düştü. Tıpkı bugün de olduğu gibi kullanılması yasak
olan kimyasal silahlarla insanlar dünya tarihinde eşi görülmemiş
bir soykırıma tabi tutuldu. Ancak tüm bu zorluklara rağmen 1996
Ağustos ayına gelindiğinde hiçbir şekilde yılmamış ve kendi toprakları
için her şeyleriyle mücadele eden Çeçenlere karşı Ruslar yenilgiyi
kabullenmek durumunda kaldılar. 1996 Ağustos’unda ve 1997 Mayıs’ında
en üst düzeyde imzalanan anlaşmalarla Çeçenistan’ı ayrı bir devlet
olarak kabul etmek durumunda kalan Rusya, 2001 yılının sonuna kadar
bu durumu benimsemiş gözüktü. Çeçenistan’ın Ruslar karşısında elde
ettiği bu müthiş başarı ve hiçbir zorluk karşısında yılmayan bağımsızlık
mücadelesi diğer cumhuriyetleri de çok derinden etkiledi. 1998 yılında
Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de Kuzey Kafkas halklarının öncülüğünde
“Kuzey Kafkasya Halkları Şurası” toplandı. Bu buluşma sonrasında
Kuzey Kafkasya halkları arasında çatışma çıkmaması ve olası bir
Rus saldırısına karşı birbirlerine destek konusunda tüm katılımcı
ülkelerce fikir birliğine varıldı. İşte bu birlik Rusya’nın yıllardır
içinde yaşattığı büyük korkunun yavaş yavaş hayata geçirilmesi demekti.
Rusların Tedirginliği
Bir yıla yakın bir süredir devam eden savaş
da bu kararlarla ve oluşmaya başlayan birlikle doğrudan ilgili.
Çatışma, Rusların 1999 yılının ilk aylarında Dağıstan’daki bazı
köyleri kuşatarak bombardımana tutmasıyla başladı. Toplam 1500 kişilik
nüfusu olan bu köyler kendilerine bir önder olarak gördükleri Çeçenistan’dan
yardım istediler. Ruslara karşı yaptığı cesur mücadele ile bir kahraman
haline gelen Çeçen gazisi Şamil Basayev, 1999 yılının yaz aylarında
Rus zulmünden kurtulmak için kendilerinden yardım isteyen Dağıstan
halkına yardıma başladı. Bombardıman altında kalan köylerden sadece
iki kişi kurtuldu. Bu köylerde çok büyük bir katliam yaşanmış ve
masum insanlar sebepsiz yere vahşice öldürülmüştü. İşte Rusya ile
Çeçenistan arasındaki yeni savaş bu şekilde başladı. Yani kamuoyunda
yaratılmak istenen nedenler gerçekleri yansıtmıyordu. Ortada herhangi
bir terörist faaliyet ya da ayrılıkçı teröristler yoktu. Çeçen nüfusunun
yüzde sekseni, Müslümanlardan oluşan Dağıstan halkına insani bir
yardımda bulunmuş ve Rusları karşılarına almayı göze almışlardı.
İşte Çeçenlerin diğer cumhuriyetler üzerindeki
bu lider konumu, çatışmalar başladığı günden itibaren herkesin sorduğu:
“Çeçenistan Rusya için neden bu kadar büyük bir önem taşıyor?” sorusunun
da bir anlamda cevabı oluyordu. Çeçenistan’ın bağımsızlığına olan
düşkünlüğü ve bu uğurda yaptığı cesur mücadele diğer bağımsız cumhuriyetler
için çok büyük bir örnek teşkil etmektedir. Rusya Federasyonunun
içindeki cumhuriyetlerin en önemli özellikleri ise birbirleriyle
çok büyük bir etkileşim içinde olmaları ve bir ülkede yaşanan değişikliğin
diğer ülkeleri de çok çabuk etkisi altına almasıydı. İşte bu nedenle
Çeçenistan’ın bağımsızlığının aynı bir domino taşı gibi birbiri
ardına diğer ülkeler üzerinde bir etki yaratması, Rusya’da çok büyük
bir tedirginlik yaratmaktadır.
Rusların Böl-Yönet Politikası
Savaşın bu kadar şiddetli geçmesi ve Çeçenlerin bağımsızlık
uğruna herşeyi göze almalarının altında yatan en önemli neden Çeçenlerle
Rusların din, dil, kültür ve ırk olarak hiçbir ortak özelliklerinin
olmamaları. Çeçenler hiçbir yakınlık duymadıkları Rusların himayesinde
yaşamayı 1918 yılından beri reddediyor ve bu uğurda mücadele veriyorlar.
Çünkü Çeçenistan bu tarihten SSCB’nin çöküşüne kadar Sovyet Rusya’nın
hakimiyeti altında kaldı ve bu dönem içinde çok büyük zulümler gördü.
Ruslar, Kafkas halkları arasındaki bütünlüğü ortadan kaldırmak,
milliyetçilik duygusunu ve dini inançları yok etmek ve doğup büyüdükleri
topraklarına olan bağlılıklarını tamamen ortadan kaldırmak için
bu ülkeler üzerinde çok vahşi bir politika uyguladı. Buna göre kardeş
ülkelerin topraklari birbirlerinden suni sınırlarla ayrılmış, bazı
halklar başka ülkelere göçe zorlanmış, bazıları ise zorla evlerinden
çıkarılıp yerlerine yeni topluluklar yerleştirilmiştir. Bunun en
önemli nedeni bu topraklarda karışıklık ve kaos çıkarmak, kardeş
halklar arasında düşmanlık yaratmak ve insanların ortak kültürlerini
tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu “böl-yönet” politikasında da Rusya
kısmen başarılı oldu. Bugün Kafkasya’da yaşanan anlaşmazlıkların
kökeninde o tarihlerden günümüze gelen anlaşmazlıklar yatıyor.
Lider Ülke Türkiye
O günden bu yana Çeçen mücahitlerin bağımsızlık mücadelesi
ve Rusların Çeçen müslümanların onurlu direnişini kanla bastırma
hareketi tüm hızıyla sürüyor. Ne yazık ki Çeçenistan’da yaşanan
insanlık dramı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor ve bu zulme
kimse dur demiyor. Orada yaşananları ayrılıkçı terörist saldırıları
olarak göstermeye çalışanlar ise çok büyük bir soykırıma bir nevi
ortaklık yapmış oluyorlar. İşte bu noktada Orta Asya’da lider ülke
olan Türkiye'ye de çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Hiç şüphesiz
Çeçenistan’da yaşananlara dur demek için bir adımın atılması, Kafkas
cumhuriyetleri üzerinde de çok büyük bir etki yapacaktır. Yaşananları
görmezden gelmenin liderlik hedefinde olan bir ülkeye çok şey kaybettireceği
ise açıktır. Bu nedenle “artık çok geç!” demeden zulme uğrayan insanlara
yardım eli uzatılmalı, tüm dünya ülkelerini de harekete geçirmek
için bir girişimde bulunulmalıdır. Türkiye’nin dış güçler tarafından
kendine verilecek sınırlı bir ilgi alanına değil, gerçek bir Türk
Birliği’ne ulaşmak için önünde çok büyük bir fırsat bulunmaktadır.
Çünkü Türkiye’nin çağdaş, demokrat ve barışçı kimliği buna imkan
tanımaktadır.
Perspektif
Güçlü Bir Devlet Neden Önemli?
Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan
bir toplumda, bu toplumu düzenleme, bu topluma güvenlik, refah ve
huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma,
bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip
olan kurumdur.
Devlet kurumu, tarihin bilinen en eski toplumlarından
bu yana hep var olmuştur. Marksistler, ortaya attıkları hayali "kültürel
evrim" senaryosu içinde, devletin sonradan ortaya çıkan bir
mekanizma olduğunu iddia ederler. İlk toplumlarda devlet ya da benzeri
bir otorite olmadığını, "komünal" bir hayat sürdürüldüğünü
öne sürerler. Oysa tarihsel ya da arkeolojik hiçbir bulgu bu iddiayı
doğrulamamaktadır. Aksine, hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en
eski medeniyetlerin hepsinde, güçlü devlet mekanizmaları bulunduğu
ortaya çıkmıştır. Bu nedenle devlet kurumunun insanlık tarihi ile
yaşıt olduğunu söylemek mümkündür.
Bu aslında insanın yaratılışının doğal bir
sonucudur. İnsan yaratılışı gereği, "doğru" ve "yanlış"
kavramlarına sahiptir. Doğruyu öğrenmek ve bu doğruya uygun bir
düzen içinde yaşamak ister. Yanlışı uygulayanların ise durdurulmasını,
engellenmesini arzu eder. İşte bu nedenledir ki, insanlara doğruyu
öğreten birtakım kurallar koyacak ve bu kurallara uyulmasını sağlayacak
bir otoritenin varlığı zorunludur.
Nitekim insan toplumlarının yapısı düşünüldüğünde,
devletin vazgeçilmez bir önemi olduğu kolaylıkla görülür. Bir toplumda
asayiş ve güvenliği sağlayabilecek, zararlı davranışları kanunla
yasaklayabilecek, bu kanunlara da uyulmasını mecbur kılacak yegane
güç, devlettir. Buna parelel olarak, günümüzdeki toplumların vazgeçilmez
ihtiyaçları olan sağlık, eğitim, milli güvenlik, altyapı gibi hizmetlerin
de sadece devlet tarafından karşılanabileceği açıktır.
Güçlü bir devlet, sadece güvenliğin değil,
toplumun genel refahının sağlanması için de zorunludur. Buna örnek
olarak iki alançok önemlidir: Sağlık ve eğitim.
Devletin varlığı, eğitimin eşit ve standart
olması için de zorunludur. Eğer eğitim devletin belirlediği standart
bir müfredata göre şekillenmese ve tümüyle özel kişilerin denetiminde
olsa, toplum kısa sürede kamplara ayrılabilir. Komünistler komünist
ideolojiyi telkin eden okullar açabilir. Irkçılar, çocuklarını birer
ırkçı olarak yetiştiren okullar kurabilir. Bu şekilde kısa zamanda
toplum birbirine tümüyle yabancı ve düşman bireylerden oluşabilir.
Toplumun birliğinin korunması ve birarada yaşamayı mümkün kılan
ortak bir kültürün gelişmesi için, mutlaka devlet tarafından belirlenen
standart bir eğitim uygulanmalıdır. Farklı kültürel gruplara ya
da mesleki eğitim taleplerine özel okul statüleri tanınabilir, ama
bu özel statü de yine müfredatın temel çizgilerine bağlı kalmalıdır.
19. yüzyıl, çok sayıda düşünürün masabaşında
teoriler ürettiği bir dönemdi. Liberalizm ve Marksizm gibi iki farklı
sosyal teori bu dönemde ortaya çıktı. Her iki teorinin de ortak
özelliği, tecrübelere değil soyut fikirlere dayalı olmasıydı. 20.
yüzyılda ise bu fikirler uygulamaya kondu ve ortaya birtakım somut
tecrübeler çıktı.
Devletin tümüyle dışlandığı bu ekonomi modeli
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar başta
ABD olmak üzere çoğu Batı ülkesinde kabul gördü. Ancak 1929 yılında
patlak veren ve "Büyük Buhran" olarak bilinen dev ekonomik
kriz, bu modelin yanlışlığını gözler önüne serdi. Büyük Buhran,
New York borsasında başgösteren ve sonra da oradan tüm dünyaya yayılan
bir panikle doğmuştu. Dünya ekonomisini yıllar yılı kitleyen bu
kriz, dünya ticaret hacminin büyük ölçüde daralmasına, toplumların
gelir ve refah seviyelerinin düşmesine, milyonlarca insanın işsiz
kalmasına neden oldu.
Bir ülkenin refahı için ekonominin devlet tarafından
denetlenmesi, yasalarla düzenlenmesi, kimi zaman da doğrudan devletin
müdahalesi ile yönlendirilmesi zorunludur. Devletin bunları yapabilmesi
için de elbette güçlü olması gerekmektedir. Baştan beri incelediğimiz
konular, bir toplumun güvenli, huzurlu, müreffeh bir hayat sürebilmesi
için, mutlaka güçlü bir devletin koruması ve denetimi altında yaşaması
gerektiğini göstermektedir. Devletin ortadan kaldırılmasını savunan
anarşizm çok büyük bir yanılgıdır. "En iyi devlet, en az yöneten
devlettir" diyen 19. yüzyıl liberalizmi de yanılmıştır ve devlet
müdahalesinin gerekliliğini kavrayamamıştır.
Devletin tümden lağvedilmesi bir yana, devlet
otoritesindeki en küçük zayıflama bile bir toplumu büyük sorunlarla
karşı karşıya bırakır. Devlet otoritesindeki en küçük bir boşluk,
bu boşluğun birtakım gayrı meşru yapılanmalar tarafından doldurulmasıyla
sonuçlanacaktır. Bundan da tüm bireyler zarar görecektir. Zayıf
bir devlet, toplumun içindeki bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında
kalacak ve yine toplumun genelibundan zarar görecektir. Dolayısıyla
bir toplumun içindeki her bireyin, güçlü bir devlet mekanizmasına
taraftar olması gerekir. Devletin güçlenmesi için çaba harcaması,
devletin zayıflamasına yönelik eylemlere karşı da tavır alması gerekir.
Kısacası devletine sahip çıkması gerekir.
Ermeniler ve Soykırım İddiaları
Ülkemizde ve dünyada Türk
ve Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı yazıldı,
tartışmalar yapıldı ve türlü tezler öne
sürüldü. Her biri derin bir araştırma konusu olan bu tartışmaların
dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı oldu: "Ermeniler asırlar
boyunca, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında
çok büyük bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."
ABD Temsilciler Meclisi'nde onaylanması ardından
Fransız meclisinde de benzer bir karar çıkması sözde soykırım iddialarını
Türkiye gündeminin en üst noktalarına kadar taşıdı. Ülkemizde ve
dünyada Türk ve Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok
sayıda yazı yazıldı, tartışmalar yapıldı ve türlü tezler önü sürüldü.
Her biri derin bir araştırma konusu olan bu tartışmaların dönüp
dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı oldu: "Ermeniler asırlar
boyunca, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında
çok büyük bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."
Sorunun Kökeni
Devlet-i Ali Osmaniye hakimiyetinde
asırlar boyunca huzur içinde yaşayan kardeş Ermeni ve Türk
halklarının tekrar aynı kardeşliği sağlamaması için hiçbir
engel yoktur. |
Ermeni Sorununun ilk ortaya çıkışı Osmanlı
devletinin zayıflamasıyla aynı tarihlere rastlar. 1877-1878 yıllarındaki
Rus harbini Osmanlı'nın kaybetmesinin ardından, Trabzon'a kadar
olan bölge Rusya'nın yönetimine geçmiştir. O döneme kadar Osmanlı
tebaası olan ve huzur içinde hayatlarını devam ettiren Ermeniler,
bağımsız bir devlet kurma vaatleriyle kışkırtılmış ve Rus askerleriyle
işbirliğine girip, Türklere karşı savaşmışlardır. Dolayısıyla bu
dönemden sonra Rus-Ermeni ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri üzerinde
belirleyici bir rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan
müdahaleleri de artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında
paylaşma niyetinde olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler, imparatorluk
içine soktukları provokatörler vasıtasıyla Ermenileri Osmanlı yönetimine
karşı kışkırtmaya çabalamışlardır. Bu çabalar zaman içinde sonuç
vermiş, oluşturan teşkilat ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı’nın
Müslüman tebasına karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde
iki toplum da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk birbiriyle
savaşır hale gelmiştir.
Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin
düşman tarafında yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir.
Yıllar boyunca Türklerle aynı cephede yer alan Ermeniler, İtilaf
Devletleri'nin tahrik ve vaatleriyle yıllarca huzur içinde yaşadıkları
Osmanlı topraklarını düşmanla birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir.
Bu girişimlerde Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin
Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme
alanı olarak görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini kendi himayesi
altına almayı hedeflemiştir. Bu amaçla da gerek Balkanlardan gerekse
Kafkaslardan Osmanlı topraklarına girmeye çalışmıştır. İngiltere'de
aynı şekilde Doğu Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını
istemiştir.
Rusya ve İngiltere Kışkırtıyor
Rusya ve İngiltere'nin
Doğu Anadolu'daki çıkarları Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı
kullanılması üzerine kuruluydu. Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı
ve Ermeni tarihçi tarafından da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı
yönetiminden hiçbir şikayeti olmayan ve barış içinde yaşayan halk
üzerinde bu girişimler ilk başlarda etkili olmamış, kurulan teşkilatları
büyük bölümü zaman içinde yokolup gitmiştir. Osmanlı toprakları
içinde başarılı olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini
gerçekleştirmek için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler dışarıdan
aldıkları destekle halkın büyük bölümü üzerinde etkili olmayı başarmışlardır.
1. Dünya Savaşı'nın başlaması
Ermeni isyancılar tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüştür.
Savaş başlamadan önce Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacakları
vaadinde bulunan Ermeniler, kısa süre sonra bu vaadlerinden dönmüşlerdir.
Rus devletinin saflarında yer almış, Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır.
Bu sırada Osmanlı devleti
İngiliz ve Fransız ordularıyla türlü cephelerde savaşmaktaydı. İsyanların
devam etmesi ve Anadolu'nun giderek daha da karışması üzerine Osmanlı
hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak
Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli
önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir. Ancak bu barışçıl tavır
bir sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Osmanlı devleti isyanları
örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden
235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklatmıştır.
Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle karşılaşan tüm ülkelerin
almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme başvurmuştur. Pek çok
cephede devam eden savaşta başarılı olmanın ancak içte huzurun ve
birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.. Bu nedenle de savaş
bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki Osmanlı topraklarına,
Suriye'ye tehcir etmiştir.
Bu tehcir (göç ettirme),
bir soykırım ya da bir katliam değil, güvenlik nedeniyle bir grubun
başka bir toprakta ikamete mecbur edilmesi yönünde alınmış bir tedbirdir.
Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun
zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla alınmış son derece
akılcı bir karardır. Kaldı ki Osmanlı devleti bu tehcir esnasında
Ermenilerin mağdur kalmamaları için türlü tedbirler almıştır. Osmanlı
Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs 1915 tarihli kararı Osmanlı yönetiminin
bu konudaki adaletini gözler önüne sermektedir. Bu kararda, Ermeniler
canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini
sağlayabilmeleri için yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal
ve toprak dağıtılmasını, hükümet tarafından evler yapılmasını, alet
ve techizat temin edilmesini, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını,
sağlık durumlarının hergün doktorlar tarafından kontrol edilmesini,
hasta, kadın ve çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken
daha pekçok önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir
sırasında Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif
edilerek, Divan-I Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde
cezalandırılmaları karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan can kayıpları
ise, savaş sırasındaki çarpışmalar, isyanları önleme girişimleri
ve günün koşulları gözönünde bulundurularak değerlendirilmelidir.
Savaşın zor şartları altında ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen
bazı fanatiklerin saldırıları neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını
yitirmiştir. Ancak bu elbette bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı
iftira, o yıllarda Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan İngiliz
ve Fransızlar tarafından bir propaganda malzemesi olarak ortaya
atılmış ve günümüze kadar da yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.
Gerçekler Açıklansın!
Ayrıca önemle vurgulanması gereken husus ise
tasarının son anda iptal edilmesinin, bu konunun hallolduğu anlamına
gelmediğidir. Bu yönetimin son dakika müdahalesi ile engellenen
tasarı önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar gündeme getirilecek,
belki bu tasarıya diğer hükümetlerden daha fazla önem veren bir
yönetimle karşılaşacaktır. O nedenle hiçbir şekilde bu konunun boş
bırakılmaması, tasarının engellenmesi için yapılacak olan çalışmaların
asla hızını kaybetmemesi çok önemlidir. Türk hükümetince tasarının
oylanması sırasında gösterilen kararlı tutumun devam ettirilmesi,
Batılı ülkelere Osmanlı gerçeğinin delilleriyle anlatılması, bu
konuda uluslararası bir kültürel çalışma yürütülmesi, önümüzdeki
yıllarda tasarının gündeme gelmesini şimdiden engelleyecektir.
|