| Türkler
bir ırk ve bir millet olarak haysiyetle yeryüzünün en şerefli
insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri
alınlarında ve
amellerinde yazılıdır... Bütün hareketleri asilanedir ve vecd
ile yaşayan
duygulu bir millettir. Onların yurdu efendiler diyarıdır,
kahramanlar,
şehidler ülkesidir. Bence insaniyete şeref veren böyle bir
milletin
düşmanı olmak insanlığın düşmanı olmaktan farksızdır. Böyle
bir
lekeden Allah beni korusun.
LAMARTIN |
Avrupa'da Esen Irkçılık Rüzgarları
Yakın tarihimiz
dünyanın daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz
kaldığı bu tip insanlık dışı eylemlerle
doludur. Bu insanlık dışı hareketlerin önüne geçilmesinin tek yolu
ise bu ideolojilere zemin oluşturan fikirlerin geçersizliğini ortaya
koymaktır. Çünkü kişilerin, ya da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle
bu gibi olayları durdumak mümkün değildir. Türk Milletini "aşağı
ırk" olarak gören Darwinist anlayışın modern bilimin bulguları
ışığında çökertilmesi Milletimize karşı gelişen ırkçı hareketlerin
de sonu olacaktır.
Nazizm, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’da
doğdu. Nazi Partisi’nin lideri, hırslı ve saldırgan bir kişiliğe
sahip olan Adolf Hitler’di. Hitler’in dünya görüşünün temelini ise
ırkçılık oluşturuyordu. Hitler Alman milletinin asli unsurunu oluşturan
Ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna ve onları yönetmesi
gerektiğine inanmıştı. Ari ırkın yakında bin yıllık bir dünya imparatorluğu
kuracağını hayal ediyordu. Hitler’in bu ırkçı teorilerine bulduğu
bilimsel dayanak ise, Darwin’in evrim teorisiydi.
Hitler’in fikirlerine değer verdiği kişilerden
biri, ırkçı Alman tarihçi Heinrich von Treitcshke idi. Treitcshke,
Darwin’in evrim teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini
de Darwinizm’e dayandırmıştı. “Uluslar ancak Darwin’in yaşam kavgasına
benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler” diyordu. Treitcshke’nin
diğer bir ifadesi ise onun diğer ırklara bakışını ifade ediyordu:
Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal
özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların görevleri ise
beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine
hedef olmaktır… (çünkü) yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var
olamaz… (Burns,Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, s.446)
Nazi Irkçılığının Sözdebilimsel Kökeni
Darwinizm’in ve Nazizm’in gelişmesinde büyük
bir rolü olan, bu Sosyal Darwinizm’in faşist yorumu, Friedrich Nietzsche’nin
Darwin’i benimsemesiyle ilk önemli adımlarından birini atmıştı.
Nietzsche, insanların çoğunu “köle ahlakı”na sahip sefiller olarak
görüyor, ancak aralarındaki az sayıda bir grubun “üstün-insan” olduğunu
düşünüyordu. Aynı ayrım ırklar arasında da vardı; ırkların çoğu
sefildi, ancak bir tanesi “üstün ırk”tı. Bu vasıfların oluşabilmesi
için de sürekli bir savaş ve mücadelenin gerekliliğine inanıyordu.
Savaşın zaruri olarak gerçekleşen bir kötülük olarak değil de, ırkların
ya da milletlerin gelişmesini sağlayan bir iyilik olarak algılanması,
Nietzsche’den sonra, her türlü ırkçılığın ve nasyonalizmin de temel
inançlarından biri haline gelecekti. Nietzsche’nin aşağıdaki sözü
de bu yaklaşımı çok açık ifade eder:
Vicdandan, merhametten, bağışlamadan, insanların
bu dahili zalimlerinden kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız,
cesetleri üzerinden yukarıya tırmanınız… (Aliyev İzzetbegoviç,
Doğu ve Batı Arasında İslam s. 97)
Bu sözlerden de anlaşılmaktadır ki, dinsiz
bir yapının oluşturduğu mantık bozuklukları sınır tanımamaktadır.
Bu ifadelerde, Allah korkusu olmayan insanların zalimlikte, insaniyetsizlikte,
bencillikte kısacası her türlü şeytani vasıfta ne kadar ileri gidebilecekleri
görülmektedir. Hitler de teorilerini geliştirirken Darwin’in yaşam
mücadelesi fikrinden ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam’ın adını, bu
yaşam mücadelesi fikrinden esinlenerek belirlemişti. Hitler de,
aynı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye
koyuyor ve şöyle diyordu:
Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden
çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz. (Carl Cohen,
Communism, Facism and Democracy, 1967, s.408-409)
Neo-nazilerin ve diğer faşist grupların
ortadan kaldırılması, ancak faşist ideolojinin yıkılmasıyla
mümkün olabilir. Faşist ideolojinin yıkılması içinse, ırkçılığın
sözde bilimsel temeli olan Darwinistik düşüncenin çökertilmesi
gereklidir. |
Naziler’in evrimci görüşlerinin temelinde,
“öjeni” kavramı yatıyordu. Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması
ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah
edilmesi” anlamına geliyordu. Bu teoriyi ortaya atan kişiler de
tahmin edilebileceği gibi Darwinistler’di: Charles Darwin’in oğlu
Leornard Darwin ve kuzeni Francis Galton. Öjeniyi Almanya’da ilk
benimseyen ve yayan kişi ise, ünlü evrimci biyolog Ernst Haeckel
oldu. Haeckel, Darwin’in yakın bir dostuydu ve ona sürekli fikirler
veriyordu. Bunlardan biri de sakat bebeklerin zaman geçirilmeden
öldürülmesi, böylece evriminin hızlandırılmasıydı. Haeckel’in bir
başka fikri cüzzamlıların, kanserlilerin ve akıl hastalarının acısız
bir biçimde öldürülmeleri gerektiğiydi. Eğer bu insanlar öldürülmezlerse
topluma yük olmaları kaçınılmazdı.
Hitler iktidara geldikten sonra Haeckel’in
fikirlerini kendi resmi politikası haline getirdi. Akıl hastaları,
sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar,
özel merkezlerde toplandılar. Bu çarpık anlayışa göre, Alman ırkının
saflığını ve “sözde” evrimsel ilerleyişini bozan bu kişilere parazitler
olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan
bu insanlar, Hitler’den gelen gizli bir talimatla öldürülmeye başlandı.
Darwin: TÜRKLER "AŞAĞI IRK"
II. Dünya Savaşı’nı kaybeden Nazi imparatorluğu,
ardında milyonlarca masum insanın kanını bırakarak tarihe karıştı.
Ama Nazi ideolojisine zemin hazırlayan toplumsal Darwinizm düşüncesi,
yaşamaya devam etti. Hitler’den sonraki yıllarda ise Darwin’in bir
başka sözü Naziler arasında çok büyük önem kazandı. Neo-Naziler
Türklere yönelik girişimlerinde onun bu sözünden güç aldılar. Darwin,
W. Graham’a yazdığı 3 Temmuz 1881 tarihli mektubunda, Türklere yönelik
ırkçı yaklaşımını şöyle ifade ediyordu:
“Avrupalı Irklar olarak bilinen medeni ırklar,
yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir.
Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür
aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yokedileceğini
görüyorum. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin,
cilt 1. ss. 285-86 )
İşte Darwin’in Türklere yönelik bu ifadesi,
özellikle de son on yılda Avrupa’da güç kazanan ırkçı hareketlere
sözde bir dayanak sağlıyordu. Buna göre “Türklere karşı yapılan
her türlü saldırı evrimsel sürecin işlemesine bir yardım amacı taşıyordu
ve medeni ırkların gelişmesine fayda sağlayacaktı”.
Nazizim Avrupa’da Hala Çok Güçlü
Son zamanlarda gazetelerde sık sık Neo-Nazilerin
Avrupa’da güç kazandıkları, gövde gösterileri yaptıkları ve eylemlerde
bulundukları ile ilgili haberler okuyoruz. Üstelik eylemleri yapan
gruplar bu kez hem iktidardaki hükümetlerden, hem yakın oldukları
partilerden, hem de kendi halklarından çok büyük destek görüyorlar.
Örneğin sadece Almanya’da Neo-Nazi olarak adlandırılan gençlerin
sayısı 60 bini geçmezken, bu gençleri sempati ile bakan Almanların
sayısı 10 milyona yakın. Bugün Almanya’da yasal olarak kurulmuş
beşten fazla Nazi yanlısı parti bulunuyor. Hollanda, İsveç ve Fransa
gibi ülkelerde de ırkçı akımlar sürekli güç kazanıyor ve her ülkede
yaşayan azınlıklar üzerinde (özellikle de Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar
ve Türkler) karanlık etkileri görülüyor.
Bizim yakın tarihimiz de bu gibi üzücü saldırılarla,
geride kalan gözü yaşlı ailerle dolu. Örneğin gerek Almanya’da,
Hollanda’da, gerekse diğer Avrupa ülkelerinde çok yakın tarihlerde
Türklere yönelik benzer girişimlerde bulunuldu.
Türklere Sistemli Saldırılar
Bundan başka Hollanda’nın Lahey kentinde Türkler’e
yönelik bir saldırı daha gerçekleşti. Söz konusu saldırıda da bir
Türk kadın ve beş çocuğu öldürüldü. Ardından Türkler tarafından
düzenlenen yas yürüyüşünden sonra yürüyüşü düzenleyenlerin evlerine,
üzerlerine Gamalı Haç çizilmiş imzasız tehdit mektupları geldi.
Mektuplar “ölüm” tehditleri içeriyordu. Bunun yanısıra ölümle sonuçlanmayan,
ancak maddi ve manevi büyük zararlara neden olan saldırılar dur
durak bilmiyor. Camiler yağmalanıyor, evlerin ve okulların camları
kırılıyor, kişilere yönelik tacizler gerçekleştiriliyor, gençler
arası kavgalar ve yaralamalar bitmek bilmiyor. Ancak nedense bu
insanlık dışı olaylara dur diyecek hiçkimse çıkmıyor. Hiçkimse köklü
çözümler almak için girişimde bulunmuyor.
Yakın tarihimiz dünyanın daha pek çok yerinde
Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı bu tip insanlık dışı
eylemlerle doludur. Örneğin 80’li yıllar ve öncesinde Bulgaristan
Türkleri’nin uğradığı zulüm ve asimilasyon çalışmaları da bu konuya
örnek verilebilir. Bulgaristan’daki soydaşlarımızın zorla isim ve
soyadları değiştirilmeye çalışılmış, Türkçe konuşmaları yasaklanmıştır.
Öte yanda Sovyet Rusya zamanında da Rusya federasyonuna
bağlı Türkler asimile edilmeye çalışılmıştır. Sovyetler bu amaçla
Türkler’i dağınık bölgelere yerleştirmişler ve bağlantılarını tamamen
kesecek formüller uygulamışlardır. Aynı şekilde Stalin döneminde
Türkiye ile sınır bölgede yaşayan Ahıska Türkleri yerlerinden koparılarak
Sibirya başta olmak üzere Sovyetler Birliği’nin çeşitli yerlerine
dağıtılmışlardır. Yerlerine ise Hıristiyan Gürcüler yerleştirilmiştir.
Rusya’nın Kafkasya politikası Türkiye sınırında Hıristiyan Gürcü
ve Ermenilerden oluşan bir gayri müslim halk oluşturarak, Türkiye’nin
Türk dünyası ile irtibatını kesmek olmuştur.
Yukarıda saydığımız bu olaylar, dünya üzerindeki
ırkçı hareketlerin sadece çok küçük bir bölümüdür. Ancak bu hareketlerin
mutlaka önüne geçilmeli, masum insanların sadece renkleri ve ırkları
nedeniyle soykırıma tabi tutulmalarına bir dur denilmelidir. Bu
insanlık dışı hareketlerin önüne geçilmesinin tek yolu ise bu ideolojilere
zemin oluşturan fikirlerin geçersizliğini ortaya koymaktır. Çünkü
kişilerin, ya da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle bu gibi olayları
durdumak mümkün değildir. Bu bataklık kurutulmadığı sürece aynı
fikirler mutlaka tekrar tekrar hayat bulacaktır. Bu kaçınılmazdır.
O nedenle faşizmin fikri dayanağı olan Darwinist anlayışın modern
bilimin bulguları ışığında çökertilmesi ırkçı hareketlerin de sonu
olacaktır.
Perspektif
Devlete Bağlılık ve Ahlak
Bilindiği gibi bir toplumda huzur ve sükunet,
o toplumdaki insanların devlete ve onun tüm birimlerine gösterdileri
itaat, saygı ve güvenle sağlanabilir. Kuran'da ise "itaat"
makbul bir ahlak özelliği olarak teşvik edilmektedir. Allah Müslümanlara
pek çok ayetiyle itaati emretmektedir. Dolayısıyla Kuran ahlakına
göre yaşayan insanların oluşturduğu bir toplum aynı zamanda, devlete
itaatin ve saygının en yüksek derecede yaşandığı bir ortam olur.
Din, aynı zamanda insanları her türlü anarşi
ve terör eyleminden de uzak tutar. Din ahlakını gereği gibi kavrayan
ve yaşayan bir insan, Allah'ın yukarıdaki ayetlerindeki emri gereği
yeryüzünde karışıklık çıkarmaktan, sıkıntılı, karmaşa dolu ortamlar
yaratmaktan şiddetle kaçınır. Kuran ahlakına uygun huzur ve sükunet
dolu, itidalli, hoşgörülü, her zaman sorunları çözme arayışı içinde
olan, olayları tırmandırmayan, aksine her zaman uzlaştırıcı olan
bir tutum sergiler.
Günümüzde dinin bazı kesimlerce yanlış bir
biçimde anlaşıldığı ve uygulandığı doğrudur. Oysa yukarıdaki Kuran
ayetlerinde anlatılan gerçek dindar modeli toplumda yaygınlaşırsa,
toplumsal hayat da son derece barış ve esenlik dolu olur. İnsanlar
devlete duydukları güven ve saygıyı, onun birimlerine itaat ederek
gösterirler. Polise ve diğer güvenlik güçlerine kızgın, ters davranan,
zorluk çıkaran insanlar olmaz.
Aksine İslam ahlakını yaşayan insanlar son
derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla, güvenlik güçlerinin
yanında yer alır, onların işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket
ederler. Bu ahlaktaki insanların varlığı sayesinde toplumdan anarşi,
terör, kargaşa ve düşmanlık giderilir. İnsanlar arasında kavgalar,
bağırtılar, tartışmalar tamamen kalkar. İnsanlar sokaklara rahatça
çıkabilir, gece-gündüz güven içinde her yerde dolaşabilir.
Dinin varlığı, Allah sevgisini beraberinde
getireceği için bu, tüm insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki
yapar. Herkes Allah'ın rızasını kazanmak için güzel ahlak gösterir,
birbirini Allah rızası için sever, sayar. Toplumun geneline şefkat,
merhamet, hoşgörü hakim olur. İnsanlar Allah'ın emri doğrultusunda
hayırlarda yarışırlar.
Diğer yandan Allah korkusu sayesinde herkes
ahlaksızlıklardan ve kötülüklerden kaçınır. Asırlardır engellenemeyen,
önü alınamayan her türlü olumsuzluk bir anda biter. Dinin sıcaklığı
ve barışçı ruhu her yere hakim olur. Elbette burada kastedilen Kuran'da
bildirilen gerçek dindir ve bu dinin samimi olarak yaşanmasıdır.
Bir toplumun varlığında ailenin rolü çok büyüktür.
Dinin tam anlamıyla yaşandığı bir ortamda daha önceki konularda
belirtildiği gibi aile ilişkileri çok güzelleşir, hakiki sevgi ve
saygı yaşanır. Aile olmazsa devletin de milletin de anlamı kalmaz.
Bunlar birbirleriyle çok bağlantılı kavramlardır. Aile yıkılınca
millet kavramı da yok olur, devlet de zarar görür. Bu durum domino
taşları örneğinde olduğu gibi böyle devam eder.
Nitekim dinin yaşanmadığı toplumlarda insanların
isyancı kişiliklere büründükleri, anarşist eylemlerde bulundukları,
devlete karşı cephe aldıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle de
milli ve manevi değerlerin korunması gerektiği durumlarda, Allah
korkusu olmayan insanların umursuz davranacakları kesindir. Milli
ve manevi çıkarlarla kendi çıkarları arasında bir kıyas yapmaları
gerektiğinde dinden, uzak insanların kolaylıkla nefislerini tercih
edecekleri açıktır. Bu, gerektiğinde vatana ve millete hizmet etmekten,
onun uğrunda mücadele etmekten kaçınmaya, hatta bölücü faaliyetlerde
bulunmaya kadar geniş bir yelpazede düşünülebilir.
Oysa dini yaşayan insanlar için devlet ve millet
kavramları çok büyük değere sahiptir. Gerektiğinde devleti için
kişi canını tehlikeye atar, devletinin, milletinin çıkarlarını şahsi
menfaatlerinden üstün görür. Milli ve manevi değerlerini canla başla
korur.
Din ahlakının yaşandığı bir ortamda öğrenciler
de devlete, millete karşı saygı ve sevgi dolu olurlar. Değil bu
mukaddes kurumlara karşı mücadele vermek, tam tersine destek olup,
yardım ederler. Günümüzde olduğu gibi askere, polise saldırmazlar,
tam tersine devleti koruyan, savunan bu görevlilere karşı son derece
hürmetkar ve yardımcı olurlar. Toplum genelinde devlete, orduya
ve polise karşı tam bir güven ve sahip çıkma duygusu gelişir. Öğrenci
olayları, kardeş kavgaları, sağ sol çatışmaları gibi problemler
ortadan kalkar. Çünkü kimsenin anlaşamadığı, çekiştiği, savaştığı
bir husus kalmaz. Herkes Allah'ın kitabına iman eder, onda bildirilen
güzel ahlak anlayışını benimser, sonuçta da kimse birbiriyle ters
düşmez. Sorunların çözümünde herkes kendisini karşısındakinin yerine
koyar, merhamet eder, hoşgörüyle yaklaşır. Böylece her problem kısa
sürede güzellikle hallolur.
Devlet böyle bir ortamda çok rahat yönetilir.
Ülke çok daha güvenli ve müreffeh bir hale gelir. İdareciler de
insanlara karşı çok adil, merhametli olurlar, her türlü adaletsizlik
ortadan kalkar. Dolayısıyla kendileri de çok saygı görürler. Böyle
devletler de çok güçlü ve sarsılmaz bir temele sahip olurlar.
Çin'de Komünist Zulüm
Mao Tse Tung’un iktidara
gelmesiyle birlikte Çin halkı için ve Uygur özerk bölgesinde yaşayan
müslüman Türkler için çok büyük zulümlerle dolu bir dönem başlamıştır.
Mao önderliğindeki komünistler
uzun süren bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler.
Mao bu tarihten 1976 yılına kadar çok baskıcı ve kanlı bir yönetim
kurdu. Nitekim Mao'nun Çin'de başlatmış olduğu komünist fikir akımının
uzantıları dünyanın her yerinde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Felsefi ve ekonomik açıdan tüm dünyada büyük
bir çöküş yaşayan komünizmin
Çin’de müslüman azınlığa yapmış olduğu zulüm sürüyor. 1945 yılından
bu yana komünist Çin yönetimi altında yaşayan müslüman Uygur halkı
sistemli bir soykırımla karşı karşıya.
Mao'nun Zulmü
Mao Tse Tung’un iktidara gelmesiyle birlikte Çin halkı için çok büyük
zulümlerle dolu bir dönem başlamıştır. Mao önderliğindeki komünistler
uzun süren bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler.
Mao bu tarihten 1976 yılına kadar çok baskıcı ve kanlı bir yönetim
kurdu. Çin’de de aynı Rusya’da olduğu gibi kendilerini yoksulların
kurtarıcıları gibi gösteren komünist dikta yönetimi, halkın tarlalarına,
hayvanlarına, ürünlerine ve tüm mülklerine el koydu. Bu arada iktidardakiler
ve yandaşları zenginleşirken, halk açlıktan ölüyordu. Denenen tüm
reformlar ülkede yaşanan kargaşaları ve kaosu daha da artırdı. Milyonlarca
insan bir hiç uğruna hayatını yitirdi. Mao hem kendi halkına ve
özellikle de azınlıklara karşı büyük bir soykırım uyguladı. Ülkeyi
tamamen dış dünyaya kapatarak, basın-yayın ve haberleşmeyi kendi
tekeline aldı. Hükümete ya da rejime yönelik en ufak bir eleştiri
idamla sonuçlandı.
Hedef Dini Ortadan Kaldırmak

Darwinist ve materyalist
felsefenin dünyaya getirdiği belalara en çarpıcı örnek Mao'nun
Çin'de gerçekleştirdiği devrimle birlikte başlayan komünist
zulümdür. Bu zulüm sadece Çin işgali altındaki müslüman Uygur'lara
değil, Çin topraklarında yaşayan herkese felaket getirmiştir.
Bu sapkın ideolojinin dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan
uzantıları, yaşadığı topraklarda kargaşa çıkarmaya devam etmektedir.
|
Yine aynı Rusya’da olduğu gibi azınlıkların
kendi dinlerinin gerektirdiklerini yapmaları tamamen yasaklandı.
Din adamları korkunç işkencelere maruz kaldılar, camiler ve ibadethaneler
kapatıldı. Dinin anlatılması tamamen yasaklandı. Okullarda sadece
Mao’nun sapkın felsefesinin anlatıldığı Kızıl Kitap okunuyor, materyalizm
aşılanıyordu. Komünist sistemin menfaati için her türlü ahlaksızlığın
yapılabileceği telkini veriliyor, aile kurumunun ise devletin bekaasını
olumsuz yönde etkileyeceği öğretiliyordu. Bunun sonucunda milyonlarca
aile dağıtıldı, çocuklar kreşlere verildi ve ailelerin senede ancak
birkez biraraya gelmelerine izin verildi.
Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir
olay ise Mao döneminden günümüze kadar pek fazla birşeyin değişmediğini
gösterdi. Yaklaşık 1 milyar 250 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık
ülkesi olan Çin’de 1970’li yıllardan bu yana uygulamaya konan tek
çocuk politikası sonucunda aileler kürtaja zorlanıyordu. Hatta hamile
kalarak kuralları ihlal eden kadınlar gözaltı merkezlerinde tutuluyordu.
Yabancı kaynaklar ise birden fazla çocuk sahibi olanların dövüldüğü
ve evlerin yıkıldığı yönünde haberler alındığını bildiriyorlar.
Geçtiğimiz günlerde ise çok vahşi bir olay gerçekleşti. Dördüncü
çocuğuna hamile kalan bir kadına çocuğunu öldürmek için ilaç verildi.
Ancak buna rağmen çocuk sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Bunun
üzerine aileye çocuğunu hemen hastane çıkışında öldürmesi söylendi.
Aile bunu yapamayınca bu kez bebek devlet görevlileri tarafından
boğularak öldürüldü. Çin hükümeti bu vahşi politikayı desteklemiyor
gibi gözükse de, bunların hükümet eliyle yapıldığı artık herkes
tarafından biliniyor. Yani Çin’de hakim olan komünist ahlak daha
kundaktaki bir bebeği dahi boğarak öldürmeyi meşru gösterecek bir
hal almıştır.
Manevi Değerler Yok Sayılırsa
Fakat bu yaşananlar hiçkimseyi şaşırtmamalıdır.
Bunlar Darwinist ve materyalist hayat anlayışının çok doğal sonuçlarıdır.
Manevi değerlerin hiçe sayıldığı, insanların gelişmiş bir hayvan
türü olarak görüldüğü, Allah'a ve ahiretteki hesap gününe inanılmadığı
bir devlet anlayışında, halk her an zulüm, eziyet, çile, zorluk
içinde olacaktır ve her an dehşet ve korku yaşayacaktır. Rusya’da
ve Çin’de yaşananlar bunun çok açık ve hala güncel örnekleridir.
Darwinizm'in ne kadar büyük bir bela ve tehlike
olduğunu göremeyenler veya görmezlikten gelenler, 20.yüzyılı ve
günümüzde gelişen bazı olayları bu yönleriyle düşünerek, gerçekleri
kabullenmeye başlamalıdırlar. Kötülüklerin, zulmün ve acımasızlığın
kökeni kurutulmadan, belalar ve acılar son bulamaz.
|